BORSA
BIST 100 13.264,94 %0,55
Altın 6.792,82 ₺/gr %0,32
Bitcoin $86.222 %2,96
Dolar 48,82 ₺ %0,05
Euro 55,98 ₺ %0,01
Sterlin 65,26 ₺ %0,05
Gümüş 102,85 ₺/gr %0,75
Ethereum $2.751,39 %2,04
İsviçre Frangı 59,49 ₺ %0,08
Kanada Doları 34,78 ₺ %0,01
Avustralya Doları 34,72 ₺ %0,08
Japon Yeni 0,00 ₺ %0,00
Suudi Riyali 13,00 ₺ %0,08
BAE Dirhemi 13,30 ₺ %0,05
Rus Rublesi 0,58 ₺ %0,12
Çin Yuanı 7,29 ₺ %0,07
DÜZCE 18°C 6.792,82 ₺/gr 48,82 ₺ 55,98 ₺
SON DAKİKA
Anasayfa Makaledetay
Cemal Cemal Kazak
22.09.2026 13:00 · 174

Amerika’nın “Kontrollü Husi Tehdidi”: Stratejik Tercih mi?

Yorumlar
Amerika’nın “Kontrollü Husi Tehdidi”: Stratejik Tercih mi?
nzr

Husiler Neden Suudi Arabistan'ı Hedef Alıyor?

 

Suudi Arabistan'ın Yemen Politikasının Paradoksları

 

 

Yemen'de dört yıllık görece sakinliğin ardından çatışmalar yeniden yoğunlaştı. Husiler ile Suudi Arabistan arasındaki çatışma, ilk bakışta sıradan bir iç savaşın dışarıya yansıyan yüzü gibi durabilir. Ancak resmi biraz büyüttüğümüzde, karşımıza çok daha karmaşık bir denklem çıkıyor: Yemen’in tarihsel fay hatları, Suudi Arabistan’ın güney sınırındaki güvenlik kaygıları, Tahran-Riyad hattındaki bölgesel rekabet ve tabii ki Kızıldeniz ile Babülmendep Boğazı’nın stratejik ağırlığı…

Modern Suudi Arabistan–Yemen ilişkilerinin seyrini belirleyen ilk büyük kırılma, 1934’teki Suudi-Yemen Savaşı ve ardından gelen Taif Antlaşması ile oldu. Asir, Necran ve Cizan bölgeleri üzerindeki egemenlik mücadelesiyle başlayan bu çatışma, Taif’le kâğıt üzerinde çözülmüş görünse de sınır meselesi iki ülke arasında sinsi bir gerilim hattı olarak varlığını hep korudu. Asıl büyük deprem ise 1962’de yaşandı: Yemen’de yüzyıllık İmamlık rejiminin devrilmesi, kartların yeniden dağıtılmasına yol açtı. Mısır lideri Cemal Abdünnasır’ın çiçeği burnunda cumhuriyetçi yönetime arka çıkıp sahaya doğrudan asker sürmesi, Riyad’daki alarm zillerini çaldırdı. Suudi yönetimi için burnunun dibinde, Nasır’ın temsil ettiği Arap milliyetçiliği ve cumhuriyetçi dalganın bölgedeki monarşilerin meşruiyetini doğrudan hedef alması, Riyad’daki güvenlik algısını kökten değiştirdi. Bu tehdit karşısında Yemen, Suudi Arabistan’ın dış ve güvenlik politikasında artık es geçilemez, birinci derece kritik bir alan haline geldi.

Suudi Arabistan'ın Yemen politikasında Nerede Hata Yaptı?  

2014 sonrasında Suudi Arabistan'ın Yemen politikasının merkezinde birbirini tamamlayan ancak zaman zaman çatışan iki farklı tehdit algısı ortaya çıkmıştır. Bunlardan ilki, İran'la yakın ilişkileri bulunan Husilerin Suudi Arabistan'ın güney sınırında güçlü, silahlı ve devrimci bir aktör olarak ortaya çıkmasıydı. İkincisi ise Arap Baharı sonrasında Riyad'ın bölgesel rejim güvenliği açısından tehdit olarak değerlendirdiği Müslüman Kardeşler hareketinin Yemen'deki önemli siyasi uzantısı olan Islah Partisi'nin siyasi ve askerî ağırlığının artmasıydı. Riyad açısından Husilerin güçlenmesi doğrudan bir jeopolitik ve sınır güvenliği sorunu oluştururken, Islah'ın güçlenmesi Yemen'de Suudi Arabistan'ın bütünüyle kontrol edemeyeceği güçlü bir siyasal ve toplumsal aktörün ortaya çıkması anlamına geliyordu. Böylece Suudi Arabistan, bir taraftan Husileri dengeleyebilmek için Islah'ın siyasi ve askerî kapasitesine ihtiyaç duyarken, diğer taraftan Müslüman Kardeşler bağlantılı bir hareketin Yemen'de aşırı güçlenmesini kendi rejim güvenliği açısından risk olarak görüyordu.

Bu durum, Yemen'deki anti-Husi cephenin bütünleşmiş bir siyasi ve askerî yapı hâline gelmesini engelleyen önemli faktörlerden biri oldu. Suudi Arabistan ile Islah arasındaki güvensizliğe, Birleşik Arap Emirlikleri'nin Müslüman Kardeşler karşıtı yaklaşımı ve farklı yerel aktörlere verdiği destek de eklenince, Husilere karşı mücadele eden güçler arasında ortak hedefler etrafında kalıcı bir koordinasyon sağlanamadı. Böylece Husiler, karşılarında tek bir komuta yapısına ve ortak stratejik hedefe sahip bütünleşmiş bir koalisyon yerine, çıkarları ve ideolojik öncelikleri farklılaşan parçalı bir cephe buldu. Bu parçalanmış yapı, Husilerin askerî ve siyasi kapasitelerini korumalarına, kontrol ettikleri alanlarda kurumsal yapılarını güçlendirmelerine ve rakipleri arasındaki ayrışmalardan yararlanmalarına imkân sağladı.

2026 Kırılması: ABD Şemsiyesinin Riskleri ve Fırsatları

2026 yılında İran ile ABD-İsrail ekseni arasında patlak veren savaşın doğrudan Körfez’e sıçraması, Riyad’ın bu güvenlik çeşitlendirmesi hamlesinin ne kadar kritik olduğunu kanıtladı. İran’ın Körfez ülkelerindeki hayati enerji altyapılarını, askeri tesisleri ve kritik deniz rotalarını hedef alan misillemeleri, ABD’nin bölgedeki askeri varlığına dair çelişkili bir gerçeği gözler önüne serdi: Amerikan askeri gücü bir yandan önemli bir caydırıcılık sağlarken, diğer yandan Körfez ülkelerini İran misillemelerinin doğrudan hedefi haline getiren bir risk unsuruna dönüştü.

Washington’ın güvenlik rolündeki bu sınırların netleşmesi, Suudi Arabistan ve diğer Körfez monarşilerinde ulusal güvenliği tek bir dış gücün siyasi iradesine bağlamanın ne denli tehlikeli olabileceği bilincini pekiştirdi. 2026 savaşı sonrasında bölgesel denklemde; öz savunma kapasitelerini artırma, yerli caydırıcılığı güçlendirme ve bölgesel müttefik ağlarını genişletme arayışları hiç olmadığı kadar hayati bir boyut kazandı.

Tüm bu tablo içinde Körfez güvenlik mimarisindeki asıl yapısal kırılma; Suudi Arabistan’ın stratejik zihninde “ABD bizi korur” varsayımının yerini “ABD bizi kendi stratejik hesapları uğruna savaşa sürükleyebilir” endişesine bırakmasıdır. İttifak teorileri bağlamında bu durum, müttefiklerin karşı karşıya kaldığı klasik "terk edilme" (abandonment) ve "savaşa sürüklenme" (entanglement) ikileminin en somut tezahürüdür.

Suudi Arabistan’ın Çoklu Güvenlik Denklemi ve Stratejik Özerklik Arayışı

Son yıllarda Suudi Arabistan’ın dış ve güvenlik politikasında dikkat çekici bir kabuk değişimi yaşanıyor. Uzun yıllar boyunca neredeyse tamamen Washington’ın güvenlik şemsiyesine yaslanan Riyad yönetimi, artık yumurtaları tek bir sepete koymak yerine çok daha çeşitlendirilmiş bir ortaklık modeline yönelmiş durumda. Bu durum ABD ile bağların tamamen kopması anlamına gelmiyor. Riyad bir yandan Washington’la stratejik ortaklığını sürdürürken, diğer yandan Çin’le devasa ekonomik ve diplomatik köprüler kuruyor; İran’la kırılgan da olsa diplomatik yumuşamayı koruyor, Türkiye ile savunma sanayii ve askeri iş birliğini derinleştiriyor ve Pakistan’la güvenlik bağlarını daha kurumsal bir zemine oturtuyor.

Uluslararası ilişkilerde “çoklu güvenlik ortaklığı” ya da “stratejik özerklik” olarak tanımlanan bu yaklaşım, temelinde Suudi Arabistan’ın tek bir küresel aktöre olan bağımlılığını azaltma ve kendi hareket alanını genişletme gayretini barındırıyor. Bu çok yönlü arayışın en somut çıktılarından biri de imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması. Bu hamle, Riyad’ın güvenlik mimarisini sadece geleneksel Batılı güçlerle sınırlı tutmayıp Türkiye ve Pakistan gibi bölgesel askeri ağırlığı olan aktörlerle karşılıklı taahhütlere dayalı kurumsal bir ittifak kurma iradesini açıkça ortaya koyuyor.

Asıl Önemli Soru: Mekke Anlaşması Neyi Test Ediyor?

Ağustos ayında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın mürekkebi dahi kurumadan, Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarını tırmandırması bu taze ittifakı erkenden çetin bir güvenlik sınavıyla baş başa bıraktı. Kâğıt üzerinde metin oldukça net: Türkiye, Suudi Arabistan veya Pakistan’dan birine yapılan silahlı saldırı, her üç ülkeye de yapılmış sayılacak. Ancak bu prensip kararının sahada tam olarak hangi koşullarda, ne tür askeri araçlarla ve nasıl bir angajman kurallarıyla devreye gireceği henüz gri bir alan.

Mevcut krizin gösterdiği ilk şey; meselenin Türkiye ya da Pakistan’ın bir anda Yemene asker sürerek savaşa bizzat taraf olup olmayacağı değildir. Asıl sınav; verilen bu üçlü güvenlik taahhüdünün siyasi/diplomatik dayanışmadan teknik askeri desteğe, hava savunmasından istihbarat ve lojistiğe kadar hangi ölçekte işletileceğidir.

Nitekim Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın açıklamaları bu yaklaşımın somut bir örneğidir: Fidan, Suudi Arabistan’ın ciddi saldırı altında olduğunu vurgulayıp Riyad’ın teknik askeri ihtiyaçlarının Türkiye tarafından karşılanabileceğini ifade etmiş, ancak Yemen’e kara veya hava unsurları gönderilerek Husilere karşı doğrudan bir savaşa girileceğine dair bir renk vermemiştir. Benzer şekilde Pakistan da anlaşmanın gereklerinin arkasında durduğunu belirtmiş, fakat doğrudan bir savaş ilanı ya da muharip güç sevkiyatından kaçınmıştır.

Amerika Husileri Neden Durdurmuyor?

 

Washington’ın gözünde Husileri tamamen sahneden silmek ile Suudi Arabistan’ı korumak kesinlikle aynı şey değil. ABD için temel mesele, Husilerin askeri olarak tasfiye edilmesinden ziyade, bu yapının Washington’ın kendi hayati çıkarlarına yönelik oluşturduğu tehdidin yönetilebilir bir seviyede tutulmasıdır. Nitekim Husilerin Umman aracılığıyla yürütülen gizli temaslarda Suudi Arabistan’ı hedef alırken Amerikan gemilerine saldırmayacaklarına dair Washington’a güvence verdiklerini açıklamaları, bu çizginin ne kadar net çekildiğini gösteriyor.

 

Aynı dönemde İran’la büyük ve kapsamlı bir çatışmanın ortasında olan ABD için Yemen cephesinde doğrudan savaşa girmek, askeri kaynakları ve stratejik dikkati daha fazla dağıtmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Üstelik Husilerin Tahran’la olan derin bağı düşünüldüğünde, Yemen’e doğrudan müdahale etmek, İran’a karşı zaten tırmanan mücadelenin ucu açık yeni bir cepheye dönüşmesi anlamına gelir. Washington, Husilerin Suudi Arabistan’ı ezip geçmesini elbette istemiyor; ancak onları tamamen yok etmek adına sonu belirsiz bir Yemen bataklığına saplanmayı da reddediyor. Bunun yerine Husi tehdidini; diplomasi, istihbarat desteği, hava savunması, silah tedariki ve bölgesel güç dengeleri üzerinden kontrol altında tutulabilir bir seviyede yönetmeyi yeğliyor.

Washington’ın “Kontrollü Husi Tehdidi” Ne Anlama Geliyor?

ABD’nin Husi-Suudi çatışmasına yönelik tutumu, dış politikada ilk bakışta çelişkili görünen ancak derin bir stratejik mantığa dayanan bir paradoks sunuyor. Washington, Husi tehdidini tamamen ortadan kaldırmak yerine; kendi askeri maliyetlerini sınırlayan, Suudi Arabistan’ın güvenlik bağlarını ABD sistemleriyle canlı tutan ve kendisini bölgesel güvenlik mimarisinin vazgeçilmez merkezi kılan kontrollü bir kriz yönetimi izliyor. Bu durum, Husilerin Washington tarafından gizlice desteklendiği anlamına gelmiyor. Aksine bu çerçeve; ABD'nin tehdidi yok etmek yerine onu diploması, askeri caydırıcılık, stratejik silah tedariki ve bölgesel denge araçlarıyla yönetilebilir bir seviyede tutma tercihini sorgulayan analitik bir okumadır.

Mesele Husiler Değil: "Bölgesel Güvenlik Kaldıracı"

Tam da bu noktada asıl kritik soru beliriyor: Washington, Yemen krizini Körfez’in yeni güvenlik mimarisini şekillendirmek için bir jeopolitik kaldıraç olarak kullanıyor olabilir mi?

Bu soruyu hayati kılan ana etken, Suudi Arabistan’ın son dönemde attığı "stratejik özerklik" adımlarıdır. Riyad; Çin’le diplomatik bağlarını derinleştirirken, İran’la yumuşama sürecini sürdürüyor ve Ağustos 2026’da imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması ile Türkiye ve Pakistan’la çoklu bir güvenlik kalkanı oluşturmaya çalışıyor. Bu durum, uzun vadede ABD dışındaki aktörlerin Körfez güvenliğinde ana rolü üstlendiği yeni bir bölgesel denklemi doğurabilir.

İşte F-35 hamlesinin tam da bu dönemde gelmesi tesadüf değildir. Washington, bir yandan Husi tehdidini sahada tam olarak bitirmeyerek Suudi Arabistan’ın güvenlik ihtiyacını canlı tutmakta; diğer yandan F-35 satışı gibi hamlelerle Riyad’ın stratejik özerklik arayışını Amerikan savunma altyapısının içinde tutmayı başarmaktadır. Özetle; Washington’ın izlediği "Kontrollü Husi Tehdidi" stratejisi, savaşı kesin bir zaferle kapatmaktan ziyade, krizin seviyesini ayarlayarak Suudi Arabistan’ın alternatif güvenlik arayışlarını sınırlandırma ve ABD’nin bölgedeki oyun kurucu konumunu garantiye alma hamlesidir.

Sonuç:

Suudi-Husi çatışmasının 2026'daki yeni aşaması, yalnızca Yemen'deki askerî dengeleri değil, Körfez güvenlik mimarisini de yeniden şekillendirme potansiyeline sahiptir. Husilerin Suudi Arabistan'a yönelik saldırıları Riyad'ın askerî kapasitesini sınarken, Washington'ın doğrudan savaşa katılmaması ve aynı dönemde Husilerle iletişim kanalı kurması, Suudi Arabistan'ın Amerikan güvenlik ortaklığının sınırlarını yeniden değerlendirmesine neden olabilecek bir gelişmedir. Reuters'ın son günlerdeki haberleri, Washington'ın Suudi Arabistan'ın doğrudan askerî destek taleplerine mesafeli kaldığını ve Yemen hükümetinin talebine rağmen Trump yönetiminin doğrudan askerî destek taahhüt etmediğini göstermektedir. Buna karşılık Türkiye'nin Suudi Arabistan'ın askerî ihtiyaçlarını karşılamaya hazır olduğunu açıklaması, Mekke Anlaşması'nın ilk somut sınavını ortaya çıkarmıştır. Bu nedenle 2026 Yemen krizi, yalnızca “Husiler ile Suudi Arabistan arasındaki savaş” olarak değil, ABD merkezli güvenlik mimarisinin sınırları ile Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan ekseninde ortaya çıkmaya başlayan çoklu güvenlik ortaklığı arasındaki geçiş sürecinin bir testi olarak da okunabilir. Ancak bu yeni mimarinin ABD'nin yerini alıp almayacağı veya Türkiye ve Pakistan'ın gerektiğinde doğrudan savaşa girip girmeyeceği henüz belirlenmiş değildir. Asıl belirleyici unsur, Mekke Anlaşması'nın siyasi bir dayanışma metninden operasyonel bir kolektif savunma mekanizmasına dönüşüp dönüşmeyeceğidir.

Suudi Arabistan'ın ısrarı sonucunda ABD'nin ilerleyen aşamada Husilere karşı doğrudan askerî müdahalede bulunması, Yemen savaşının niteliğini önemli ölçüde değiştirebilecek bir gelişme olacaktır. Ancak Husi güçlerinin Babülmendep çevresindeki ilerlemesini sürdürmesi, Suudi enerji altyapısına yönelik saldırıların yoğunlaşması veya Kızıldeniz'deki uluslararası deniz taşımacılığının ciddi biçimde tehdit edilmesi hâlinde Washington'ın mevcut politikasını yeniden değerlendirmesi mümkündür. Böyle bir durumda ABD'nin müdahalesi yalnızca Suudi Arabistan'ın savunulması anlamına gelmeyecek, aynı zamanda Babülmendep'in ve küresel enerji-deniz ticareti hatlarının güvenliği gerekçesiyle daha geniş bir Amerikan askerî angajmanına dönüşebilecektir. Bununla birlikte böyle bir müdahale, ABD ile İran arasındaki mevcut çatışmanın Yemen cephesine genişlemesi ve Husilerin İran'la bağlantısının daha doğrudan bir bölgesel çatışma dinamiğine dönüşmesi riskini de artıracaktır.

 



Bu Yazıyı Puanla

0/5 (0 oy)

Yorumlar (0)

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!

Yorum Yaz

Yorumunuz moderatör onayından sonra yayınlanacaktır.

0/1000
Güvenlik Kodu
Cemal

Cemal Kazak

<p class="MsoNormal">Ortadoğu çalışmaları alanında yüksek lisans ve doktora derecesine sahip olan Kazak, Ortadoğu ve Türk Dış Politikası, Türkiye-Mısır ve Suriye İlişkileri,...

Tüm Yazılarını Gör