Amerika’nın “Kontrollü Husi Tehdidi”: Stratejik Tercih mi?
Husiler
Neden Suudi Arabistan'ı Hedef Alıyor?
Suudi
Arabistan'ın Yemen Politikasının Paradoksları
Yemen'de dört
yıllık görece sakinliğin ardından çatışmalar yeniden yoğunlaştı. Husiler ile
Suudi Arabistan arasındaki çatışma, ilk bakışta sıradan bir iç savaşın dışarıya
yansıyan yüzü gibi durabilir. Ancak resmi biraz büyüttüğümüzde, karşımıza çok
daha karmaşık bir denklem çıkıyor: Yemen’in tarihsel fay hatları, Suudi
Arabistan’ın güney sınırındaki güvenlik kaygıları, Tahran-Riyad hattındaki
bölgesel rekabet ve tabii ki Kızıldeniz ile Babülmendep Boğazı’nın stratejik
ağırlığı…
Modern Suudi
Arabistan–Yemen ilişkilerinin seyrini belirleyen ilk büyük kırılma, 1934’teki
Suudi-Yemen Savaşı ve ardından gelen Taif Antlaşması ile oldu. Asir, Necran ve
Cizan bölgeleri üzerindeki egemenlik mücadelesiyle başlayan bu çatışma, Taif’le
kâğıt üzerinde çözülmüş görünse de sınır meselesi iki ülke arasında sinsi bir
gerilim hattı olarak varlığını hep korudu. Asıl büyük deprem ise 1962’de
yaşandı: Yemen’de yüzyıllık İmamlık rejiminin devrilmesi, kartların yeniden
dağıtılmasına yol açtı. Mısır lideri Cemal Abdünnasır’ın çiçeği burnunda
cumhuriyetçi yönetime arka çıkıp sahaya doğrudan asker sürmesi, Riyad’daki
alarm zillerini çaldırdı. Suudi yönetimi için burnunun dibinde, Nasır’ın temsil
ettiği Arap milliyetçiliği ve cumhuriyetçi dalganın bölgedeki monarşilerin
meşruiyetini doğrudan hedef alması, Riyad’daki güvenlik algısını kökten
değiştirdi. Bu tehdit karşısında Yemen, Suudi Arabistan’ın dış ve güvenlik
politikasında artık es geçilemez, birinci derece kritik bir alan haline geldi.
Suudi Arabistan'ın
Yemen politikasında Nerede Hata Yaptı?
2014 sonrasında
Suudi Arabistan'ın Yemen politikasının merkezinde birbirini tamamlayan ancak
zaman zaman çatışan iki farklı tehdit algısı ortaya çıkmıştır. Bunlardan ilki,
İran'la yakın ilişkileri bulunan Husilerin Suudi Arabistan'ın güney sınırında
güçlü, silahlı ve devrimci bir aktör olarak ortaya çıkmasıydı. İkincisi ise
Arap Baharı sonrasında Riyad'ın bölgesel rejim güvenliği açısından tehdit
olarak değerlendirdiği Müslüman Kardeşler hareketinin Yemen'deki önemli siyasi
uzantısı olan Islah Partisi'nin siyasi ve askerî ağırlığının artmasıydı. Riyad
açısından Husilerin güçlenmesi doğrudan bir jeopolitik ve sınır güvenliği
sorunu oluştururken, Islah'ın güçlenmesi Yemen'de Suudi Arabistan'ın bütünüyle
kontrol edemeyeceği güçlü bir siyasal ve toplumsal aktörün ortaya çıkması
anlamına geliyordu. Böylece Suudi Arabistan, bir taraftan Husileri
dengeleyebilmek için Islah'ın siyasi ve askerî kapasitesine ihtiyaç duyarken,
diğer taraftan Müslüman Kardeşler bağlantılı bir hareketin Yemen'de aşırı
güçlenmesini kendi rejim güvenliği açısından risk olarak görüyordu.
Bu durum,
Yemen'deki anti-Husi cephenin bütünleşmiş bir siyasi ve askerî yapı hâline
gelmesini engelleyen önemli faktörlerden biri oldu. Suudi Arabistan ile Islah
arasındaki güvensizliğe, Birleşik Arap Emirlikleri'nin Müslüman Kardeşler
karşıtı yaklaşımı ve farklı yerel aktörlere verdiği destek de eklenince,
Husilere karşı mücadele eden güçler arasında ortak hedefler etrafında kalıcı
bir koordinasyon sağlanamadı. Böylece Husiler, karşılarında tek bir komuta
yapısına ve ortak stratejik hedefe sahip bütünleşmiş bir koalisyon yerine,
çıkarları ve ideolojik öncelikleri farklılaşan parçalı bir cephe buldu. Bu
parçalanmış yapı, Husilerin askerî ve siyasi kapasitelerini korumalarına, kontrol
ettikleri alanlarda kurumsal yapılarını güçlendirmelerine ve rakipleri
arasındaki ayrışmalardan yararlanmalarına imkân sağladı.
2026 Kırılması:
ABD Şemsiyesinin Riskleri ve Fırsatları
2026 yılında
İran ile ABD-İsrail ekseni arasında patlak veren savaşın doğrudan Körfez’e
sıçraması, Riyad’ın bu güvenlik çeşitlendirmesi hamlesinin ne kadar kritik
olduğunu kanıtladı. İran’ın Körfez ülkelerindeki hayati enerji altyapılarını,
askeri tesisleri ve kritik deniz rotalarını hedef alan misillemeleri, ABD’nin
bölgedeki askeri varlığına dair çelişkili bir gerçeği gözler önüne serdi: Amerikan
askeri gücü bir yandan önemli bir caydırıcılık sağlarken, diğer yandan Körfez
ülkelerini İran misillemelerinin doğrudan hedefi haline getiren bir risk
unsuruna dönüştü.
Washington’ın
güvenlik rolündeki bu sınırların netleşmesi, Suudi Arabistan ve diğer Körfez
monarşilerinde ulusal güvenliği tek bir dış gücün siyasi iradesine bağlamanın
ne denli tehlikeli olabileceği bilincini pekiştirdi. 2026 savaşı sonrasında
bölgesel denklemde; öz savunma kapasitelerini artırma, yerli caydırıcılığı
güçlendirme ve bölgesel müttefik ağlarını genişletme arayışları hiç olmadığı
kadar hayati bir boyut kazandı.
Tüm bu tablo
içinde Körfez güvenlik mimarisindeki asıl yapısal kırılma; Suudi Arabistan’ın
stratejik zihninde “ABD bizi korur” varsayımının yerini “ABD bizi
kendi stratejik hesapları uğruna savaşa sürükleyebilir” endişesine
bırakmasıdır. İttifak teorileri bağlamında bu durum, müttefiklerin karşı
karşıya kaldığı klasik "terk edilme" (abandonment) ve "savaşa
sürüklenme" (entanglement) ikileminin en somut tezahürüdür.
Suudi
Arabistan’ın Çoklu Güvenlik Denklemi ve Stratejik Özerklik Arayışı
Son yıllarda
Suudi Arabistan’ın dış ve güvenlik politikasında dikkat çekici bir kabuk
değişimi yaşanıyor. Uzun yıllar boyunca neredeyse tamamen Washington’ın
güvenlik şemsiyesine yaslanan Riyad yönetimi, artık yumurtaları tek bir sepete
koymak yerine çok daha çeşitlendirilmiş bir ortaklık modeline yönelmiş durumda.
Bu durum ABD ile bağların tamamen kopması anlamına gelmiyor. Riyad bir yandan
Washington’la stratejik ortaklığını sürdürürken, diğer yandan Çin’le devasa
ekonomik ve diplomatik köprüler kuruyor; İran’la kırılgan da olsa diplomatik
yumuşamayı koruyor, Türkiye ile savunma sanayii ve askeri iş birliğini
derinleştiriyor ve Pakistan’la güvenlik bağlarını daha kurumsal bir zemine
oturtuyor.
Uluslararası
ilişkilerde “çoklu güvenlik ortaklığı” ya da “stratejik özerklik” olarak
tanımlanan bu yaklaşım, temelinde Suudi Arabistan’ın tek bir küresel aktöre
olan bağımlılığını azaltma ve kendi hareket alanını genişletme gayretini
barındırıyor. Bu çok yönlü arayışın en somut çıktılarından biri de imzalanan Mekke
Ortak Savunma Anlaşması. Bu hamle, Riyad’ın güvenlik mimarisini sadece
geleneksel Batılı güçlerle sınırlı tutmayıp Türkiye ve Pakistan gibi bölgesel
askeri ağırlığı olan aktörlerle karşılıklı taahhütlere dayalı kurumsal bir
ittifak kurma iradesini açıkça ortaya koyuyor.
Asıl Önemli
Soru: Mekke Anlaşması Neyi Test Ediyor?
Ağustos ayında
imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın mürekkebi dahi kurumadan, Husilerin
Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarını tırmandırması bu taze ittifakı erkenden
çetin bir güvenlik sınavıyla baş başa bıraktı. Kâğıt üzerinde metin oldukça
net: Türkiye, Suudi Arabistan veya Pakistan’dan birine yapılan silahlı
saldırı, her üç ülkeye de yapılmış sayılacak. Ancak bu prensip kararının
sahada tam olarak hangi koşullarda, ne tür askeri araçlarla ve nasıl bir
angajman kurallarıyla devreye gireceği henüz gri bir alan.
Mevcut krizin
gösterdiği ilk şey; meselenin Türkiye ya da Pakistan’ın bir anda Yemene asker
sürerek savaşa bizzat taraf olup olmayacağı değildir. Asıl sınav; verilen bu
üçlü güvenlik taahhüdünün siyasi/diplomatik dayanışmadan teknik askeri desteğe,
hava savunmasından istihbarat ve lojistiğe kadar hangi ölçekte işletileceğidir.
Nitekim
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın açıklamaları bu yaklaşımın somut bir örneğidir:
Fidan, Suudi Arabistan’ın ciddi saldırı altında olduğunu vurgulayıp Riyad’ın
teknik askeri ihtiyaçlarının Türkiye tarafından karşılanabileceğini ifade
etmiş, ancak Yemen’e kara veya hava unsurları gönderilerek Husilere karşı
doğrudan bir savaşa girileceğine dair bir renk vermemiştir. Benzer şekilde
Pakistan da anlaşmanın gereklerinin arkasında durduğunu belirtmiş, fakat
doğrudan bir savaş ilanı ya da muharip güç sevkiyatından kaçınmıştır.
Amerika
Husileri Neden Durdurmuyor?
Washington’ın
gözünde Husileri tamamen sahneden silmek ile Suudi Arabistan’ı korumak
kesinlikle aynı şey değil. ABD için temel mesele, Husilerin askeri olarak
tasfiye edilmesinden ziyade, bu yapının Washington’ın kendi hayati çıkarlarına
yönelik oluşturduğu tehdidin yönetilebilir bir seviyede tutulmasıdır. Nitekim
Husilerin Umman aracılığıyla yürütülen gizli temaslarda Suudi Arabistan’ı hedef
alırken Amerikan gemilerine saldırmayacaklarına dair Washington’a
güvence verdiklerini açıklamaları, bu çizginin ne kadar net çekildiğini
gösteriyor.
Aynı dönemde
İran’la büyük ve kapsamlı bir çatışmanın ortasında olan ABD için Yemen
cephesinde doğrudan savaşa girmek, askeri kaynakları ve stratejik dikkati daha
fazla dağıtmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Üstelik Husilerin Tahran’la
olan derin bağı düşünüldüğünde, Yemen’e doğrudan müdahale etmek, İran’a karşı
zaten tırmanan mücadelenin ucu açık yeni bir cepheye dönüşmesi anlamına gelir.
Washington, Husilerin Suudi Arabistan’ı ezip geçmesini elbette istemiyor; ancak
onları tamamen yok etmek adına sonu belirsiz bir Yemen bataklığına saplanmayı
da reddediyor. Bunun yerine Husi tehdidini; diplomasi, istihbarat desteği,
hava savunması, silah tedariki ve bölgesel güç dengeleri üzerinden kontrol
altında tutulabilir bir seviyede yönetmeyi yeğliyor.
Washington’ın
“Kontrollü Husi Tehdidi” Ne Anlama Geliyor?
ABD’nin Husi-Suudi
çatışmasına yönelik tutumu, dış politikada ilk bakışta çelişkili görünen ancak
derin bir stratejik mantığa dayanan bir paradoks sunuyor. Washington, Husi
tehdidini tamamen ortadan kaldırmak yerine; kendi askeri maliyetlerini
sınırlayan, Suudi Arabistan’ın güvenlik bağlarını ABD sistemleriyle canlı tutan
ve kendisini bölgesel güvenlik mimarisinin vazgeçilmez merkezi kılan kontrollü
bir kriz yönetimi izliyor. Bu durum, Husilerin Washington tarafından
gizlice desteklendiği anlamına gelmiyor. Aksine bu çerçeve; ABD'nin tehdidi yok
etmek yerine onu diploması, askeri caydırıcılık, stratejik silah tedariki ve
bölgesel denge araçlarıyla yönetilebilir bir seviyede tutma tercihini
sorgulayan analitik bir okumadır.
Mesele Husiler
Değil: "Bölgesel Güvenlik Kaldıracı"
Tam da bu
noktada asıl kritik soru beliriyor: Washington, Yemen krizini Körfez’in yeni
güvenlik mimarisini şekillendirmek için bir jeopolitik kaldıraç olarak
kullanıyor olabilir mi?
Bu soruyu
hayati kılan ana etken, Suudi Arabistan’ın son dönemde attığı "stratejik
özerklik" adımlarıdır. Riyad; Çin’le diplomatik bağlarını
derinleştirirken, İran’la yumuşama sürecini sürdürüyor ve Ağustos 2026’da
imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması ile Türkiye ve Pakistan’la çoklu
bir güvenlik kalkanı oluşturmaya çalışıyor. Bu durum, uzun vadede ABD dışındaki
aktörlerin Körfez güvenliğinde ana rolü üstlendiği yeni bir bölgesel denklemi
doğurabilir.
İşte F-35
hamlesinin tam da bu dönemde gelmesi tesadüf değildir. Washington, bir yandan
Husi tehdidini sahada tam olarak bitirmeyerek Suudi Arabistan’ın güvenlik
ihtiyacını canlı tutmakta; diğer yandan F-35 satışı gibi hamlelerle Riyad’ın stratejik
özerklik arayışını Amerikan savunma altyapısının içinde tutmayı
başarmaktadır. Özetle; Washington’ın izlediği "Kontrollü Husi
Tehdidi" stratejisi, savaşı kesin bir zaferle kapatmaktan ziyade,
krizin seviyesini ayarlayarak Suudi Arabistan’ın alternatif güvenlik
arayışlarını sınırlandırma ve ABD’nin bölgedeki oyun kurucu konumunu garantiye
alma hamlesidir.
Sonuç:
Suudi-Husi
çatışmasının 2026'daki yeni aşaması, yalnızca Yemen'deki askerî dengeleri
değil, Körfez güvenlik mimarisini de yeniden şekillendirme potansiyeline
sahiptir. Husilerin Suudi Arabistan'a yönelik saldırıları Riyad'ın askerî
kapasitesini sınarken, Washington'ın doğrudan savaşa katılmaması ve aynı
dönemde Husilerle iletişim kanalı kurması, Suudi Arabistan'ın Amerikan güvenlik
ortaklığının sınırlarını yeniden değerlendirmesine neden olabilecek bir
gelişmedir. Reuters'ın son günlerdeki haberleri, Washington'ın Suudi
Arabistan'ın doğrudan askerî destek taleplerine mesafeli kaldığını ve Yemen
hükümetinin talebine rağmen Trump yönetiminin doğrudan askerî destek taahhüt
etmediğini göstermektedir. Buna karşılık Türkiye'nin Suudi Arabistan'ın askerî
ihtiyaçlarını karşılamaya hazır olduğunu açıklaması, Mekke Anlaşması'nın ilk
somut sınavını ortaya çıkarmıştır. Bu nedenle 2026 Yemen krizi, yalnızca
“Husiler ile Suudi Arabistan arasındaki savaş” olarak değil, ABD merkezli
güvenlik mimarisinin sınırları ile Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan ekseninde
ortaya çıkmaya başlayan çoklu güvenlik ortaklığı arasındaki geçiş sürecinin bir
testi olarak da okunabilir. Ancak bu yeni mimarinin ABD'nin yerini alıp
almayacağı veya Türkiye ve Pakistan'ın gerektiğinde doğrudan savaşa girip
girmeyeceği henüz belirlenmiş değildir. Asıl belirleyici unsur, Mekke
Anlaşması'nın siyasi bir dayanışma metninden operasyonel bir kolektif savunma
mekanizmasına dönüşüp dönüşmeyeceğidir.
Suudi
Arabistan'ın ısrarı sonucunda ABD'nin ilerleyen aşamada Husilere karşı doğrudan
askerî müdahalede bulunması, Yemen savaşının niteliğini önemli ölçüde
değiştirebilecek bir gelişme olacaktır. Ancak Husi güçlerinin Babülmendep
çevresindeki ilerlemesini sürdürmesi, Suudi enerji altyapısına yönelik
saldırıların yoğunlaşması veya Kızıldeniz'deki uluslararası deniz
taşımacılığının ciddi biçimde tehdit edilmesi hâlinde Washington'ın mevcut
politikasını yeniden değerlendirmesi mümkündür. Böyle bir durumda ABD'nin
müdahalesi yalnızca Suudi Arabistan'ın savunulması anlamına gelmeyecek, aynı
zamanda Babülmendep'in ve küresel enerji-deniz ticareti hatlarının güvenliği
gerekçesiyle daha geniş bir Amerikan askerî angajmanına dönüşebilecektir.
Bununla birlikte böyle bir müdahale, ABD ile İran arasındaki mevcut çatışmanın
Yemen cephesine genişlemesi ve Husilerin İran'la bağlantısının daha doğrudan
bir bölgesel çatışma dinamiğine dönüşmesi riskini de artıracaktır.
Bu Yazıyı Puanla
Yorumlar (0)
Yorum Yaz
Yorumunuz moderatör onayından sonra yayınlanacaktır.
Cemal Kazak
<p class="MsoNormal">Ortadoğu çalışmaları alanında yüksek lisans ve doktora derecesine sahip olan Kazak, Ortadoğu ve Türk Dış Politikası, Türkiye-Mısır ve Suriye İlişkileri,...
Tüm Yazılarını Gör


