Mehterin ve Sembollerin Gölgesinde NATO Zirvesi: Türkiye'nin Değişen Jeopolitiği
2026 NATO
Zirvesi, daha ilk gününden itibaren yalnızca alınan kararlarla değil, protokol
tercihleriyle de uluslararası kamuoyunun gündemine oturdu. Ankara’da
gerçekleştirilen zirvede, transatlantik güvenliğinin geleceğine dair alınan
stratejik kararların yanı sıra ev sahibi ülke olarak Türkiye’nin tercih ettiği
diplomatik protokolde Zirveye katılan devlet ve hükümet başkanlarının
geleneksel askeri bando yerine Mehter Marşı ile karşılanması hem yurt içinde
hem de uluslararası basında geniş yankı uyandırdı. Devlet törenlerinde tarihî
figür ve sembollere başvurmak, sadece Türkiye'ye özgü bir uygulama değil
elbette. Fransa'nın Napolyon dönemi askerleriyle, Yunanistan'ın ise Osmanlı'ya
isyan etmiş kendi tarihî askerleriyle konuk karşılaması, bu tür protokol tercihlerinin
uluslararası arenada yaygın ve meşru bir gelenek olduğunu ortaya koyuyor
aslında.
Mehter neden bu
kadar konuşuldu?
Hiç şüphesiz
diplomasinin de bir dili var. Bazen bu dil, imzalanan anlaşmalarda; bazen
liderlerin tokalaşmasında; bazen de birkaç dakikalık bir karşılama töreninde
kendini gösterir. Devletler, uluslararası platformlarda yalnızca siyasi mesaj
vermez; aynı zamanda kim olduklarını, hangi medeniyetin mirasını taşıdıklarını
ve geleceğe nasıl baktıklarını da bu diplomasi dili dünyaya ilan ederler. Bu
bağlamda, protokol tercihleri devletlerin vizyonlarını, tarihsel derinliklerini
ve stratejik iddialarını dış dünyaya aktarma araçlarından biridir.
Tarihçi Prof.
Dr. Erhan Afyoncuda bu konuya dikkat çekerek 200 yıl sonra ilk defa
Yeniçerilerin devlet başkanlarını karşıladığını belirterek bunun hem Osmanlı
hem de Cumhuriyet dönemi protokol tarihinde bir ilk olduğunu vurguladı. Bu
bağlamda söz konusu tercih, yalnızca estetik ya da kültürel bir tercih değil;
belirli bir tarihsel sürekliliğin diplomatik arenada yeniden tesisi olarak da
okunabilir.
Peki, bu
tarihsel ritim bize bugün ne anlatıyor?
Hiç şüphesiz Mehter,
sadece askeri bir bando değil; Osmanlı'nın cihan hâkimiyeti idealini, devlet
disiplinini ve özgüvenini temsil eden; yüzyıllar boyunca ordunun önünde
ilerleyerek fetihlerin, devlet otoritesinin ve bir medeniyet iddiasının dünyaya
duyurulan sesi olmuştur. Bir duruşun, bir iradenin ve "ben buradayım"
deyişinin tarihsel tezahürüdür. Batı ittifakının en kritik güvenlik zirvesinde,
ittifakın doğu kanadını ve kilit coğrafyasını tutan Türkiye’nin, misafirlerini
bu köklü sembolle karşılaması rastlantısal bir "nostalji"
hamlesi olamaz. Bu aslında, küresel aktörlere "Kendi köklerimin üstünde
yükselen, geçmişiyle barışık ama geleceğe yön veren küresel bir aktörle
müzakere masasına oturuyorsunuz" mesajıdır aslında. İşte NATO Zirvesi
kapsamında dünya liderlerinin Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde mehter marşlarıyla
karşılanması, sadece bir protokol tercihi değildi. Bu karşılama, tarihî
hafızaya, devlet geleneğine ve Türkiye'nin bölgesel ve küresel güç olma
iddiasına yönelik “Biz buradayız ve nereden geldiğimizi unutmadık"
mesajının en zarif -ama en güçlü- biçimidir. Dünya yeniden kutuplaşıyor,
ittifaklar yeniden şekilleniyor, güç merkezleri kayıyor. Böyle bir konjonktürde
mehter sesinin Külliye avlusundan yükselmesi; Türkiye'nin bu yeniden
yapılanmada ne olmak istediğinin, nasıl anılmak istediğinin ve masada
nerede oturmak istediğinin özlü bir ilanıdır.
Türkiye, son
yıllarda dış politikasında çok boyutlu, proaktif ve askeri-endüstriyel
bağımsızlığa dayanan bir doktrin inşa ediyor. Savunma sanayiinde yerlilik
oranını %80’lerin üzerine çıkaran, insansız hava araçlarından kendi uçak gemisi
bloklarına kadar askeri teknolojide paradigma değiştiren bir Türkiye var
karşımızda. NATO İnovasyon Paketleri ve yeni nesil savunma stratejilerinin
tartışıldığı bu Ankara Zirvesi, Türkiye’nin artık sadece "güvenlik
talep eden" bir sınır ülkesi değil, "güvenlik üreten ve ihraç
eden" küresel bir merkez olduğunu tescilledi.
Türkiye,
bulunduğu coğrafya itibarıyla Balkanlar, Kafkasya, Orta Doğu, Akdeniz ve
Karadeniz'in kesişim noktasında yer alan stratejik bir ülkedir. Bölgesel ve
küresel güç olma iddiası taşıyan bir devletin, tarihî mirasını uluslararası
diplomasiye yansıtması doğal bir tercihtir. Mehter marşı, bu anlamda sadece
geçmişi hatırlatan bir müzik değil; tarihî sürekliliği, devlet geleneğini ve
medeniyet hafızasını simgeleyen bir unsurdur.
İşte bu yüzden,
devlet başkanlarının yürürken dinlediği o mehter ritmindeki her bir "kös"
darbesi, bölgesel bir güçten küresel bir denge aktörüne dönüşen Türkiye’nin
ayak sesleridir. Diplomatik masalarda hakkını arayan, askeri caydırıcılığını
kültürel derinliğiyle harmanlayan bir ülke, geleceğin çok kutuplu dünyasında
kendi oyununu kuruyor demektir.
Netice
itibarıyla Ankara Zirvesi, Batı dünyasına şu gerçeği bir kez daha
hatırlatmıştır: Türkiye, NATO’nun sadece coğrafi bir sınırı değil; tarihi
hafızası, askeri gücü ve stratejik vizyonuyla ittifakın kalbidir. Mehter,
Türkiye’nin yalnızca Batı ittifakının askeri bir kanadı değil, aynı zamanda
Doğu ve Batı arasında köprü kuran köklü bir imparatorluk mirasının varisi
olduğunu sembolize etmektedir.
Bir zamanlar
Batı'nın güvenlik politikalarının yalnızca uygulayıcısı olarak görülen Türkiye,
bugün Karadeniz'den Kafkasya'ya, Balkanlar'dan Orta Doğu'ya, Akdeniz'den
Afrika'ya kadar geniş bir coğrafyada söz söyleyen bir aktör hâline gelmiştir.
Savunma sanayiindeki atılımlar, yerli teknoloji yatırımları, enerji diplomasisi
ve kriz bölgelerinde yürütülen arabuluculuk girişimleri, bu iddianın boş bir
söylem olmadığını ortaya koymaktadır
NATO Zirvesi
kapsamında devlet başkanlarının Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde mehter
marşlarıyla karşılanması, kamuoyunda farklı değerlendirmelere neden oldu tabi.
Kimileri bunu Osmanlı'nın ihtişamına yapılan anlamlı bir gönderme olarak
yorumlarken, kimileri ise "Vatandaş geçim derdindeyken bunun ne anlamı
var?" sorusunu gündeme getirdi. Enflasyonun, hayat pahalılığının ve alım
gücü erozyonunun halkın birincil gündemi olduğu bir iklimde, dış politikadaki
ihtişamlı gösteriler zaman zaman olumsuz karşılanabiliyor.
Elbette büyük
güç olmanın tek şartı semboller değildir. Uluslararası etkinin kalıcı
olabilmesi için, güçlü ekonomi, yüksek teknoloji, nitelikli eğitim, bilimsel
üretim, savunma sanayii ve toplumsal refah da aynı ölçüde önemlidir. Tarihî
mirasın verdiği özgüven, ekonomik başarı ve bilimsel ilerlemeyle
desteklendiğinde anlam kazanır.
Ancak bu
gerçek, tarihî ve kültürel sembollerin diplomatik değerini azaltmaz, aslında bu
iki yaklaşımın birbirine rakip olması da gerekmiyor.
Devletler
sadece ekonomik göstergelerle var olmaz. Güçlü ülkeler, tarihlerini,
kültürlerini ve devlet geleneklerini uluslararası platformlarda görünür
kılarlar. Bayraklarıyla, marşlarıyla, tarihleriyle, mimarileriyle ve kültürel
miraslarıyla da temsil edilirler. Bu nedenle mehterle yapılan karşılama,
ekonomik sorunların alternatifi değil; Türkiye'nin diplomatik ve kültürel
kimliğinin bir yansımasıdır.
Ancak burada
göz ardı edilmemesi gereken başka bir gerçek daha var. Sembollerin, milletlerin
ruhunu beslediği gerçeğidir; hiç şüphesiz Türkiye'nin hedefi; tarihinden ilham
alan, ekonomisini güçlendiren, teknolojide söz sahibi olan ve diplomaside
etkisini artıran bir ülke olmaktır. Semboller bu vizyonun görünen yüzüdür.
Türkiye'nin ihtiyacı, ne geçmişinden vazgeçmektir ne de bugünün sorunlarını
görmezden gelmektir. Asıl ihtiyaç; tarihinden ilham alan, ekonomisini
güçlendiren, bilim ve teknolojide ilerleyen, vatandaşına güven veren bir
Türkiye'yi inşa edebilmektir. Türkiye'nin sahip olduğu jeopolitik avantaj, genç
nüfusu, üretim kapasitesi ve tarihî birikimi, onu bölgesel güç olma yolunda
önemli bir noktaya taşımaktadır.
Sonuç
itibarıyla, Ankara semalarında yankılanan mehter sesleri bize geçmişin
ihtişamını hatırlatırken; aynı zamanda bize o ihtişama yakışır, kendi kendine
yeten, adil ve müreffeh bir ekonomik yapıyı inşa etme sorumluluğumuzu da
fısıldıyor.
Böyle bir
organizasyonda Türkiye'nin kendi tarihini ve kültürünü görünür kılması da son
derece doğaldır. Çünkü milletler, özgüvenlerini önce kendi değerlerine sahip
çıkarak gösterirler.
Ancak özgüven
ile özgüven gösterisi arasındaki ince çizgiyi de iyi korumak gerekir.
NATO
Zirvesi'nde çok konuşulan bir konuda hiç şüphesiz Cumhurbaşkanı Recep Tayyip
Erdoğan'ın liderlere takdim ettiği isimlerine özel üretilmiş "Gümüşay"
revolverleri oldu. Yerli üretim olan ve her bir liderin isminin işlendiği bu
özel hediyeler, uluslararası basında da geniş yankı uyandırdı.
Bu tercih,
kimileri tarafından tartışmalı bulunsa da Türk devlet geleneği açısından farklı
bir anlam taşımaktadır. Çünkü Türk kültüründe hediye, yalnızca nezaket
göstergesi değil; aynı zamanda bir mesajın taşıyıcısıdır. Tarih boyunca
hükümdarlara takdim edilen kılıçlar, yaylar ve hançerler, savaş çağrısından
ziyade devlet kudretini, emaneti, cesareti ve sorumluluğu temsil etmiştir. Bu
yönüyle revolver de yalnızca bir silah olarak değil, Türkiye'nin gelişen
savunma sanayiini ve yerli üretim kapasitesini simgeleyen bir devlet armağanı
olarak okunabilir.
Elbette
diplomatik semboller farklı yorumlara açıktır. Ancak bu hediyenin arkasındaki
mesajın, "barışı isteyen fakat gerektiğinde kendi güvenliğini
sağlayacak imkân ve iradeye sahip bir devlet" vurgusu olduğu da göz
ardı edilmemelidir. Nitekim güçlü olmak, savaş istemek anlamına gelmez; tam
tersine, çoğu zaman barışı koruyabilmenin en önemli şartıdır. Türk devlet
geleneğinde kudret, zulmün değil; adaletin teminatı olarak görülmüştür.
NATO zirvesi
sonrası şunu söyleyebilir ki hiç şüphesiz Türkiye'nin önünde önemli fırsatlar
bulunmaktadır. Elbette eksiklerimiz, çözülmesi gereken sorunlarımız ve daha
gidilecek uzun bir yolumuz var. Ancak her gelişmeye peşin hükümle yaklaşmak ya
da atılan her adımın olumsuz yönünü öne çıkarmak, sağlıklı bir değerlendirme
değildir.
Artık Türkiye,
yalnızca gelişmeleri izleyen değil, bölgesindeki gelişmeleri etkileyen bir
aktördür. Savunma sanayiinde elde edilen başarılar, yerli üretim
kapasitesindeki artış, altyapı yatırımları, enerji projeleri ve ihracatta
yakalanan ivme, Türkiye'nin uluslararası sistemde daha görünür bir konuma
yükseldiğini göstermektedir. Elbette ekonomi başta olmak üzere çözüm bekleyen
sorunlar ve aşılması gereken yapısal zorluklar vardır. Ancak bütün bu
gerçeklere rağmen, "eski Türkiye" ile bugünkü Türkiye'nin
bölgesel etkisi, üretim kapasitesi ve stratejik ağırlığı aynı değildir. Önemli
olan, bu kazanımları sürdürülebilir kalkınma, güçlü kurumlar ve ekonomik
istikrarla kalıcı hâle getirebilmektir.
Geçmişi
hatırlamak bir özgüven göstergesidir; geleceği inşa etmek ise bir devlet
vizyonudur. Türkiye'nin ihtiyacı da tam olarak budur: Geçmişinden ilham alan,
bugünün gerçeklerini doğru okuyan ve yarının dünyasına güvenle yürüyen bir
anlayış. Çünkü büyük devletler, tarihleriyle övünür; fakat geleceklerini akıl,
üretim ve kararlılıkla inşa ederler.
Dünyanın
yeniden kutuplaştığı, yeni ittifakların yapıldığı güç merkezlerinin dönüştüğü
böyle bir konjonktürde mehter sesinin Külliye avlusundan yükselmesi;
Türkiye'nin bu yeniden yapılanmada ne olmak istediğinin, nasıl anılmak
istediğinin ve masada nerede oturmak istediğinin özlü bir ilanıdır.
Bu Yazıyı Puanla
Yorumlar (0)
Yorum Yaz
Yorumunuz moderatör onayından sonra yayınlanacaktır.
Cemal Kazak
<p class="MsoNormal">Ortadoğu çalışmaları alanında yüksek lisans ve doktora derecesine sahip olan Kazak, Ortadoğu ve Türk Dış Politikası, Türkiye-Mısır ve Suriye İlişkileri,...
Tüm Yazılarını Gör
