BORSA
BIST 100 14.253,12 %1,05
Altın 6.203,42 ₺/gr %0,24
Bitcoin $63.950 %1,59
Dolar 46,99 ₺ %0,18
Euro 53,78 ₺ %0,08
Sterlin 63,12 ₺ %0,19
Gümüş 90,42 ₺/gr %0,04
Ethereum $1.771,88 %1,16
İsviçre Frangı 58,36 ₺ %0,37
Kanada Doları 33,18 ₺ %0,20
Avustralya Doları 32,64 ₺ %0,22
Japon Yeni 0,00 ₺ %0,01
Suudi Riyali 12,52 ₺ %0,24
BAE Dirhemi 12,80 ₺ %0,19
Rus Rublesi 0,61 ₺ %0,82
Çin Yuanı 6,93 ₺ %0,39
DÜZCE 19°C 6.203,42 ₺/gr 46,99 ₺ 53,78 ₺
SON DAKİKA
Anasayfa Makaledetay
Cemal Cemal Kazak
10.07.2026 12:18 · 138

Mehterin ve Sembollerin Gölgesinde NATO Zirvesi: Türkiye'nin Değişen Jeopolitiği

Yorumlar
Mehterin ve Sembollerin Gölgesinde NATO Zirvesi: Türkiye'nin Değişen Jeopolitiği

2026 NATO Zirvesi, daha ilk gününden itibaren yalnızca alınan kararlarla değil, protokol tercihleriyle de uluslararası kamuoyunun gündemine oturdu. Ankara’da gerçekleştirilen zirvede, transatlantik güvenliğinin geleceğine dair alınan stratejik kararların yanı sıra ev sahibi ülke olarak Türkiye’nin tercih ettiği diplomatik protokolde Zirveye katılan devlet ve hükümet başkanlarının geleneksel askeri bando yerine Mehter Marşı ile karşılanması hem yurt içinde hem de uluslararası basında geniş yankı uyandırdı. Devlet törenlerinde tarihî figür ve sembollere başvurmak, sadece Türkiye'ye özgü bir uygulama değil elbette. Fransa'nın Napolyon dönemi askerleriyle, Yunanistan'ın ise Osmanlı'ya isyan etmiş kendi tarihî askerleriyle konuk karşılaması, bu tür protokol tercihlerinin uluslararası arenada yaygın ve meşru bir gelenek olduğunu ortaya koyuyor aslında.

Mehter neden bu kadar konuşuldu?

Hiç şüphesiz diplomasinin de bir dili var. Bazen bu dil, imzalanan anlaşmalarda; bazen liderlerin tokalaşmasında; bazen de birkaç dakikalık bir karşılama töreninde kendini gösterir. Devletler, uluslararası platformlarda yalnızca siyasi mesaj vermez; aynı zamanda kim olduklarını, hangi medeniyetin mirasını taşıdıklarını ve geleceğe nasıl baktıklarını da bu diplomasi dili dünyaya ilan ederler. Bu bağlamda, protokol tercihleri devletlerin vizyonlarını, tarihsel derinliklerini ve stratejik iddialarını dış dünyaya aktarma araçlarından biridir.

Tarihçi Prof. Dr. Erhan Afyoncuda bu konuya dikkat çekerek 200 yıl sonra ilk defa Yeniçerilerin devlet başkanlarını karşıladığını belirterek bunun hem Osmanlı hem de Cumhuriyet dönemi protokol tarihinde bir ilk olduğunu vurguladı. Bu bağlamda söz konusu tercih, yalnızca estetik ya da kültürel bir tercih değil; belirli bir tarihsel sürekliliğin diplomatik arenada yeniden tesisi olarak da okunabilir.

Peki, bu tarihsel ritim bize bugün ne anlatıyor?

Hiç şüphesiz Mehter, sadece askeri bir bando değil; Osmanlı'nın cihan hâkimiyeti idealini, devlet disiplinini ve özgüvenini temsil eden; yüzyıllar boyunca ordunun önünde ilerleyerek fetihlerin, devlet otoritesinin ve bir medeniyet iddiasının dünyaya duyurulan sesi olmuştur. Bir duruşun, bir iradenin ve "ben buradayım" deyişinin tarihsel tezahürüdür. Batı ittifakının en kritik güvenlik zirvesinde, ittifakın doğu kanadını ve kilit coğrafyasını tutan Türkiye’nin, misafirlerini bu köklü sembolle karşılaması rastlantısal bir "nostalji" hamlesi olamaz. Bu aslında, küresel aktörlere "Kendi köklerimin üstünde yükselen, geçmişiyle barışık ama geleceğe yön veren küresel bir aktörle müzakere masasına oturuyorsunuz" mesajıdır aslında. İşte NATO Zirvesi kapsamında dünya liderlerinin Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde mehter marşlarıyla karşılanması, sadece bir protokol tercihi değildi. Bu karşılama, tarihî hafızaya, devlet geleneğine ve Türkiye'nin bölgesel ve küresel güç olma iddiasına yönelik “Biz buradayız ve nereden geldiğimizi unutmadık" mesajının en zarif -ama en güçlü- biçimidir. Dünya yeniden kutuplaşıyor, ittifaklar yeniden şekilleniyor, güç merkezleri kayıyor. Böyle bir konjonktürde mehter sesinin Külliye avlusundan yükselmesi; Türkiye'nin bu yeniden yapılanmada ne olmak istediğinin, nasıl anılmak istediğinin ve masada nerede oturmak istediğinin özlü bir ilanıdır.

Türkiye, son yıllarda dış politikasında çok boyutlu, proaktif ve askeri-endüstriyel bağımsızlığa dayanan bir doktrin inşa ediyor. Savunma sanayiinde yerlilik oranını %80’lerin üzerine çıkaran, insansız hava araçlarından kendi uçak gemisi bloklarına kadar askeri teknolojide paradigma değiştiren bir Türkiye var karşımızda. NATO İnovasyon Paketleri ve yeni nesil savunma stratejilerinin tartışıldığı bu Ankara Zirvesi, Türkiye’nin artık sadece "güvenlik talep eden" bir sınır ülkesi değil, "güvenlik üreten ve ihraç eden" küresel bir merkez olduğunu tescilledi.

Türkiye, bulunduğu coğrafya itibarıyla Balkanlar, Kafkasya, Orta Doğu, Akdeniz ve Karadeniz'in kesişim noktasında yer alan stratejik bir ülkedir. Bölgesel ve küresel güç olma iddiası taşıyan bir devletin, tarihî mirasını uluslararası diplomasiye yansıtması doğal bir tercihtir. Mehter marşı, bu anlamda sadece geçmişi hatırlatan bir müzik değil; tarihî sürekliliği, devlet geleneğini ve medeniyet hafızasını simgeleyen bir unsurdur.

İşte bu yüzden, devlet başkanlarının yürürken dinlediği o mehter ritmindeki her bir "kös" darbesi, bölgesel bir güçten küresel bir denge aktörüne dönüşen Türkiye’nin ayak sesleridir. Diplomatik masalarda hakkını arayan, askeri caydırıcılığını kültürel derinliğiyle harmanlayan bir ülke, geleceğin çok kutuplu dünyasında kendi oyununu kuruyor demektir.

Netice itibarıyla Ankara Zirvesi, Batı dünyasına şu gerçeği bir kez daha hatırlatmıştır: Türkiye, NATO’nun sadece coğrafi bir sınırı değil; tarihi hafızası, askeri gücü ve stratejik vizyonuyla ittifakın kalbidir. Mehter, Türkiye’nin yalnızca Batı ittifakının askeri bir kanadı değil, aynı zamanda Doğu ve Batı arasında köprü kuran köklü bir imparatorluk mirasının varisi olduğunu sembolize etmektedir.

Bir zamanlar Batı'nın güvenlik politikalarının yalnızca uygulayıcısı olarak görülen Türkiye, bugün Karadeniz'den Kafkasya'ya, Balkanlar'dan Orta Doğu'ya, Akdeniz'den Afrika'ya kadar geniş bir coğrafyada söz söyleyen bir aktör hâline gelmiştir. Savunma sanayiindeki atılımlar, yerli teknoloji yatırımları, enerji diplomasisi ve kriz bölgelerinde yürütülen arabuluculuk girişimleri, bu iddianın boş bir söylem olmadığını ortaya koymaktadır

NATO Zirvesi kapsamında devlet başkanlarının Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde mehter marşlarıyla karşılanması, kamuoyunda farklı değerlendirmelere neden oldu tabi. Kimileri bunu Osmanlı'nın ihtişamına yapılan anlamlı bir gönderme olarak yorumlarken, kimileri ise "Vatandaş geçim derdindeyken bunun ne anlamı var?" sorusunu gündeme getirdi. Enflasyonun, hayat pahalılığının ve alım gücü erozyonunun halkın birincil gündemi olduğu bir iklimde, dış politikadaki ihtişamlı gösteriler zaman zaman olumsuz karşılanabiliyor.

Elbette büyük güç olmanın tek şartı semboller değildir. Uluslararası etkinin kalıcı olabilmesi için, güçlü ekonomi, yüksek teknoloji, nitelikli eğitim, bilimsel üretim, savunma sanayii ve toplumsal refah da aynı ölçüde önemlidir. Tarihî mirasın verdiği özgüven, ekonomik başarı ve bilimsel ilerlemeyle desteklendiğinde anlam kazanır.

Ancak bu gerçek, tarihî ve kültürel sembollerin diplomatik değerini azaltmaz, aslında bu iki yaklaşımın birbirine rakip olması da gerekmiyor.

Devletler sadece ekonomik göstergelerle var olmaz. Güçlü ülkeler, tarihlerini, kültürlerini ve devlet geleneklerini uluslararası platformlarda görünür kılarlar. Bayraklarıyla, marşlarıyla, tarihleriyle, mimarileriyle ve kültürel miraslarıyla da temsil edilirler. Bu nedenle mehterle yapılan karşılama, ekonomik sorunların alternatifi değil; Türkiye'nin diplomatik ve kültürel kimliğinin bir yansımasıdır.

Ancak burada göz ardı edilmemesi gereken başka bir gerçek daha var. Sembollerin, milletlerin ruhunu beslediği gerçeğidir; hiç şüphesiz Türkiye'nin hedefi; tarihinden ilham alan, ekonomisini güçlendiren, teknolojide söz sahibi olan ve diplomaside etkisini artıran bir ülke olmaktır. Semboller bu vizyonun görünen yüzüdür. Türkiye'nin ihtiyacı, ne geçmişinden vazgeçmektir ne de bugünün sorunlarını görmezden gelmektir. Asıl ihtiyaç; tarihinden ilham alan, ekonomisini güçlendiren, bilim ve teknolojide ilerleyen, vatandaşına güven veren bir Türkiye'yi inşa edebilmektir. Türkiye'nin sahip olduğu jeopolitik avantaj, genç nüfusu, üretim kapasitesi ve tarihî birikimi, onu bölgesel güç olma yolunda önemli bir noktaya taşımaktadır.

Sonuç itibarıyla, Ankara semalarında yankılanan mehter sesleri bize geçmişin ihtişamını hatırlatırken; aynı zamanda bize o ihtişama yakışır, kendi kendine yeten, adil ve müreffeh bir ekonomik yapıyı inşa etme sorumluluğumuzu da fısıldıyor.

Böyle bir organizasyonda Türkiye'nin kendi tarihini ve kültürünü görünür kılması da son derece doğaldır. Çünkü milletler, özgüvenlerini önce kendi değerlerine sahip çıkarak gösterirler.

Ancak özgüven ile özgüven gösterisi arasındaki ince çizgiyi de iyi korumak gerekir.

NATO Zirvesi'nde çok konuşulan bir konuda hiç şüphesiz Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın liderlere takdim ettiği isimlerine özel üretilmiş "Gümüşay" revolverleri oldu. Yerli üretim olan ve her bir liderin isminin işlendiği bu özel hediyeler, uluslararası basında da geniş yankı uyandırdı.

Bu tercih, kimileri tarafından tartışmalı bulunsa da Türk devlet geleneği açısından farklı bir anlam taşımaktadır. Çünkü Türk kültüründe hediye, yalnızca nezaket göstergesi değil; aynı zamanda bir mesajın taşıyıcısıdır. Tarih boyunca hükümdarlara takdim edilen kılıçlar, yaylar ve hançerler, savaş çağrısından ziyade devlet kudretini, emaneti, cesareti ve sorumluluğu temsil etmiştir. Bu yönüyle revolver de yalnızca bir silah olarak değil, Türkiye'nin gelişen savunma sanayiini ve yerli üretim kapasitesini simgeleyen bir devlet armağanı olarak okunabilir.

Elbette diplomatik semboller farklı yorumlara açıktır. Ancak bu hediyenin arkasındaki mesajın, "barışı isteyen fakat gerektiğinde kendi güvenliğini sağlayacak imkân ve iradeye sahip bir devlet" vurgusu olduğu da göz ardı edilmemelidir. Nitekim güçlü olmak, savaş istemek anlamına gelmez; tam tersine, çoğu zaman barışı koruyabilmenin en önemli şartıdır. Türk devlet geleneğinde kudret, zulmün değil; adaletin teminatı olarak görülmüştür.

NATO zirvesi sonrası şunu söyleyebilir ki hiç şüphesiz Türkiye'nin önünde önemli fırsatlar bulunmaktadır. Elbette eksiklerimiz, çözülmesi gereken sorunlarımız ve daha gidilecek uzun bir yolumuz var. Ancak her gelişmeye peşin hükümle yaklaşmak ya da atılan her adımın olumsuz yönünü öne çıkarmak, sağlıklı bir değerlendirme değildir.

Artık Türkiye, yalnızca gelişmeleri izleyen değil, bölgesindeki gelişmeleri etkileyen bir aktördür. Savunma sanayiinde elde edilen başarılar, yerli üretim kapasitesindeki artış, altyapı yatırımları, enerji projeleri ve ihracatta yakalanan ivme, Türkiye'nin uluslararası sistemde daha görünür bir konuma yükseldiğini göstermektedir. Elbette ekonomi başta olmak üzere çözüm bekleyen sorunlar ve aşılması gereken yapısal zorluklar vardır. Ancak bütün bu gerçeklere rağmen, "eski Türkiye" ile bugünkü Türkiye'nin bölgesel etkisi, üretim kapasitesi ve stratejik ağırlığı aynı değildir. Önemli olan, bu kazanımları sürdürülebilir kalkınma, güçlü kurumlar ve ekonomik istikrarla kalıcı hâle getirebilmektir.

Geçmişi hatırlamak bir özgüven göstergesidir; geleceği inşa etmek ise bir devlet vizyonudur. Türkiye'nin ihtiyacı da tam olarak budur: Geçmişinden ilham alan, bugünün gerçeklerini doğru okuyan ve yarının dünyasına güvenle yürüyen bir anlayış. Çünkü büyük devletler, tarihleriyle övünür; fakat geleceklerini akıl, üretim ve kararlılıkla inşa ederler.

Dünyanın yeniden kutuplaştığı, yeni ittifakların yapıldığı güç merkezlerinin dönüştüğü böyle bir konjonktürde mehter sesinin Külliye avlusundan yükselmesi; Türkiye'nin bu yeniden yapılanmada ne olmak istediğinin, nasıl anılmak istediğinin ve masada nerede oturmak istediğinin özlü bir ilanıdır.



Bu Yazıyı Puanla

5/5 (2 oy)

Yorumlar (0)

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!

Yorum Yaz

Yorumunuz moderatör onayından sonra yayınlanacaktır.

0/1000
Güvenlik Kodu
Cemal

Cemal Kazak

<p class="MsoNormal">Ortadoğu çalışmaları alanında yüksek lisans ve doktora derecesine sahip olan Kazak, Ortadoğu ve Türk Dış Politikası, Türkiye-Mısır ve Suriye İlişkileri,...

Tüm Yazılarını Gör