Modern Toplumların Ahlâk Krizi; Barabbas Sendromu
Toplumların
zaman içinde ahlaki bir çöküş ve yozlaşma yaşaması, aslında insanlık tarihi
kadar eski bir olgudur. Toplumsal yapıyı bir arada tutan en temel unsurun
ahlaki normlar ve değerler bütünü olduğu düşünüldüğünde, bu normlardaki aşınma
yalnızca bireysel değil, aynı zamanda yapısal bir soruna işaret eder. Son
yıllarda gerek küresel ölçekte gerekse yerel düzeyde bu değerlerin hızla
aşındığına şahit oluyoruz. Ancak bu süreci yalnızca basit bir nesil çatışması
ya da geleneksel değerlerin modernleşme karşısındaki çözülmesi olarak
değerlendirmek, meseleyi yüzeysel bir çerçeveye indirgemek olur.
Karşı
karşıya olduğumuz kriz; bireyin eylemlerindeki ahlaki sorumluluğu yitirerek,
kötülüğün kitlesel bir uyum mekanizmasına dönüşmesi ve nihayetinde
toplumların kolektif karar mekanizmalarında erdemli olanı değil, gücü ve
pragmatizmi seçmesiyle karakterize olan yapısal bir krizdir.
Peki,
kötülük, sistemsel bir uyuşma ile nasıl sıradanlaşmaktadır? Bu tabloyu yalnızca
“insanlar kötüleşti” şeklinde mi okumalıyız, yoksa daha derin bir
biçimde “toplumsal yapının ve yaşam biçiminin kökten değişmesi” olarak
mı değerlendirmeliyiz?
Mahalle
Baskısından Algoritma Baskısına
Geleneksel
toplumlarda, kolektif ahlakın dışına çıkan marjinal davranışlar çoğu zaman
belirli çevrelerin sınırları içinde kalırdı. "Mahalle baskısı"
diye andığımız o ayıplanma korkusu; aile, komşuluk ilişkileri ve yerel
toplulukların sessiz denetimi altında, görünürlüğü kendiliğinden frenlenirdi.
Dijital çağla birlikte bu denge kökten değişti. Bir zamanlar dar çevrelerde
kalan sıra dışı, davranışlar, artık saniyeler içinde milyonlarca kişinin
ekranına ulaşabiliyor. Üstelik bu yeni dijital ekosistem, çoğu zaman neyin
doğru ya da yanlış olduğuna değil, neyin daha fazla dikkat çektiğine
odaklanmaktadır.
Ancak
madalyonun bir de öteki yüzü var. Bu süreçte toplumun çimentosu sayılan erdem
ahlakının gereği olan yardımlaşma, fedakârlık, güven ve dürüstlük gibi
geleneksel normlar da ciddi bir sınavdan geçiyor. Ağırlaşan ekonomik koşullar,
bireyleri önceliklerini yeniden belirlemeye zorlamakta; insanlar, hayatta kalma
kaygısının şekillendirdiği yeni davranış biçimleri sergilemektedir. Bu yeni
sürecin doğal sonucu olarak karşılıklı güven duygusu aşınırken toplumsal
ilişkilerde dayanışmanın yerini bireysel hesaplar, güvenin yerini kuşku ve
ortak faydanın yerini kişisel çıkar arayışı almaya başladı. Bu durum, Émile
Durkheim’ın kavramsallaştırmasıyla ifade edildiğinde bir “anomi” haline
işaret etmektedir. Toplumsal düzenin bağlayıcı normları zayıfladıkça, dürüstlük
ve fedakârlık gibi kolektif değerler yerini giderek “gemisini kurtaran
kaptan” anlayışına dayalı bir oportünizme bırakmaktadır. Oysa toplumları
ayakta tutan şey yalnızca ekonomik düzen değildir. Güven, dürüstlük, adalet ve
fedakârlık gibi ahlaki erdemler de toplumsal hayatın vazgeçilmez sütunlarıdır.
Aşamalı
Toplumsal Çürüme: Kötülüğün Sıradanlaşması
Toplumsal
normların erimesiyle birlikte ortaya çıkan en dikkat çekici ve tehlikeli
olgulardan biri, Hannah Arendt’in siyaset felsefesi literatürüne kazandırdığı “kötülüğün
sıradanlaşması” (banality of evil) kavramıdır. Arendt, özellikle Nazi
bürokratı Adolf Eichmann’ın Kudüs’teki yargılanma sürecinden hareketle, tarihin
en büyük yıkımlarının çoğu zaman olağanüstü derecede kötü niyetli bireyler
tarafından değil; düşünmeyen, sorgulamayan, empati yeteneğini zayıflatmış ve
yalnızca sistemin kendisine verdiği görevleri mekanik biçimde yerine getiren “sıradan”
insanlar tarafından mümkün kılındığını ortaya koyar.
Bugün
kötülük açık bir kötücüllük şeklinde değil, normalleşmiş davranış kalıpları
içinde karşımıza çıkıyor. Kişi, kötülüğü "herkes yapıyor",
"bu zamanda başka türlü ayakta kalınamaz" gibi gerekçelerle
"sisteme entegre olmanın" doğal bir parçası olarak gördüğü
anda, ahlaki muhakeme tamamen devre dışı kalmaktadır. Modern dünyada kötülük,
çoğu zaman gündelik hayatın içine sinmiş küçük ve sıradan davranışlar olarak
karşımıza çıkıyor. İnsanlar kimi zaman çıkarlarını korumak ya da sisteme
uyum sağlamak adına başkalarına verdikleri zararı görmezden gelebiliyor.
Kitlelerin
İrrasyonel Refleksi; Barabbas Toplumları
Hannah
Arendt’in çerçevesini çizdiği “kötülüğün sıradanlaşması”, bireysel ve
bürokratik düzeyde ortaya çıkan ahlaki körlüğü ve düşünsel
mekanikleşmeyi ifade eder. Ancak bu ahlaki körlük, bireysel bir zaaf olmaktan
çıkıp kitlesel ve kolektif bir refleks hâline geldiğinde, sosyolojinin ve
siyaset felsefesinin en sarsıcı olgularından biri ortaya çıkar: “Barabbas
toplumu”.
“Barabbas
Sendromu” kökenini teolojik bir anlatıdan alsa da günümüzde toplumsal
psikoloji, siyaset felsefesi ve ahlak sosyolojisinde kitlelerin rasyonalitesini
sorgulamak için kullanılan güçlü bir metafordur. Bu metafor, toplumların kriz
anlarında, tarihsel yol ayrımlarında veya kritik karar süreçlerinde; erdemli,
yapıcı ve ahlaki olanı tasfiye ederek, gücü, popülizmi ve kısa
vadeli çıkarları temsil eden seçenekleri tercih etme eğilimini ifade eder.
Bu
anlatının kökeni, İncil’de yer alan ve yüzyıllar boyunca farklı düşünürlerce
çeşitli biçimlerde yorumlanan çarpıcı bir yargılama sahnesine dayanır. Rivayete
göre Roma’nın Yahudiye Valisi Pontius Pilatus, Fısıh Bayramı vesilesiyle bir
mahkûmu serbest bırakma geleneğini uygulamak üzere halkın karşısına çıkar.
Kalabalığın önünde iki isim vardır ve seçim tamamen halka bırakılmıştır.
Bir
tarafta Hz. İsa (a.s), sevgiyi, barışı ve ahlaki arınmayı temsil eden; ancak
kurulu düzeni ve statükoyu derinden sarsan bir figür bulunmaktadır. Diğer
tarafta ise Barabbas, Roma işgaline karşı silahlı isyana karışmış, cinayet
işlemiş ve gücü ile şiddeti temsil eden bir suçlu olarak kalabalığın önüne
çıkarılmıştır. Bu tarihsel anlatı, yalnızca bir tercih hikâyesi değil; aynı
zamanda kitle psikolojisinin kriz anlarında nasıl yön değiştirebildiğini
gösteren güçlü bir metafor olarak okunmaktadır.
Vali
Pontius Pilatus, kalabalığa “Hangisini serbest bırakmamı istersiniz?”
diye sorduğunda, kitlelerin hep bir ağızdan “Barabbas’ı!” diye bağırdığı
rivayet edilir. Bu tarihsel anlatı, yalnızca bir anlık tercih değil; aynı
zamanda toplumların kriz anlarında verdikleri kolektif kararların derin bir
metaforu olarak okunmaktadır. Bu sahnede toplum, kendi vicdanını zorlayan, uzun
vadeli ahlaki sorumluluk yükleyen ve bireyi kendisiyle yüzleştiren “hakikati”
temsil eden figürü (İsa’yı) değil; statüko içinde gücü, pragmatizmi ve kısa
vadeli rahatlığı temsil eden Barabbas’ı tercih etmektedir. Böylece yalnızca bir
kişiyi değil, aynı zamanda bir ahlaki yönelimi de çarmıha germektedir.
İsa’yı
seçmek; adaleti, uzun vadeli ahlaki sorumluluğu, dürüstlüğü ve vicdani bir
arınmayı kabul etmek anlamına gelir. Bu ise kitleler açısından çoğu zaman maliyetli,
zahmetli ve konforsuz bir tercihtir.
İşte bu
zeminde Barabbas metaforuyla açıklanan toplumsal yapılarda en dikkat çekici
dönüşümlerden biri, güç algısının köklü biçimde yer değiştirmesidir. Bu tür
toplumlarda entelektüel birikim, bilgelik, ahlaki tutarlılık ve adalet
duygusu gibi özellikler eskisi kadar değer görmez; toplumu bir arada tutan
ortak doğru - yanlış algısı kökten biçimde başkalaşır. Bu ahlaki altüst oluşun
gündelik hayattaki en acı karşılığı, erdemin değersizleşmesidir: dürüst
kalan, işini hakkıyla yapan, liyakat sahibi insanlar takdir edilmek yerine,
sistem tarafından "enayi" diye kodlanıp oyunun dışına itilir. Ahlaki
duruş, artık bir meziyet değil, hayatı zorlaştıran bir yük gibi algılanmaya
başlar. Bugün "Barabbas Toplumu" kavramı, artık tozlu sayfalar
arasında kalmış teolojik bir anlatı olmaktan çıkmış; küresel ölçekte tekrar
tekrar nükseden, modern zamanların yapısal bir hastalığına dönüşmüştür.
Toplum,
haksızlığı ve kuralsızlığı dışlamak yerine, onu rasyonalize ederek kolektif bir
tercih hâline getirir. Sonuç olarak toplum, kendi ahlaki çöküşünü meşrulaştıran
bir mekanizma kurmuş demektir -ve bu, toplumsal çürümenin artık kronik bir
yapısal gerçekliğe dönüştüğünün en açık kanıtıdır.
Duyarsızlaşma
ve Vicdani Körlük: "Kalplerin Paslanması"
Kötülüğün
sıradanlaşması, bir toplumun ya da bireyin bir anda uçuruma sürüklenmesiyle
açıklanabilecek bir çöküş değildir. Aksine bu süreç, çoğu zaman fark
edilmeyecek kadar küçük, gündelik ve “önemsiz” görünen adımlarla ilerler.
İslami düşünce bu sinsi dönüşümü çarpıcı bir şekilde “şeytanın adımları”
(Hutuvâtü’ş-Şeytân) kavramıyla açıklar. Nûr Suresi 21. ayette müminlere yapılan
uyarı, tam da bu aşamalı yozlaşma mantığına işaret eder: kötülük, bir anda
değil, adım adım hayatın içine sızar.
Şöyle ki
insanın ahlaki duyarlılığı bir anda kaybolmaz; aksine bu süreç çoğu zaman küçük
tavizlerle ve tekrarlanan yanlışlarla, sessizce ve yavaş yavaş ilerler. Sistem
-ya da nefis- bireyi bir anda büyük bir canavara dönüştürmez; kötülüğü küçük
dozlarla, sindirilebilir parçalar hâlinde normalleştirir. "Ey iman
edenler! Şeytanın adımlarına uymayın. Kim şeytanın adımlarına uyarsa, bilsin ki
o, edepsizliği ve kötülüğü emreder..." (Nûr, 21) Bu ayet, tam da
ahlaki aşınmanın metodolojisini gözler önüne serer: kötülüğün, hayatın doğal
akışına sızan küçük "adımlarla" sıradanlaştığını gösterir.
Yani insan, yaptığı yanlışları sadece işlemeye değil, aynı zamanda onları
gerekçelendirmeye de başlar. Bir süre sonra mesele artık günahın kendisi değil,
onun nasıl “haklı gösterileceği” haline gelir. Böylece vicdan,
yargılayan bir iç ses olmaktan çıkar; sessiz, etkisiz bir seyirciye dönüşür.
Kur'an,
kötülüğü sıradan bir iş gibi yapanların iç dünyasındaki bu mekanikleşmeyi tam
da "paslanma" kelimesiyle nitelendirir: "Hayır! Aksine
onların kazanmakta oldukları kötülükler, kalplerini paslandırmıştır."
(Mutaffifîn, 14) Ayette geçen bu metafor, insanın manevi dünyasında meydana
gelen aşınmayı çarpıcı bir imgeyle anlatır. Nasıl ki demir zamanla paslanarak
işlevini kaybederse, sürekli işlenen ve önemsenmeyen günahlar da insanın
vicdanını ve ahlaki muhakeme gücünü tıpkı pas gibi yavaş yavaş yer bitirir.
Hakikatin
Gölgede Kaldığı Toplumda; Birey Olabilmek
Hiç
şüphesiz toplumsal ahlakın zayıfladığı, ortak değerlerin aşındığı ve
kuralsızlığın giderek yaygınlaştığı dönemlerde, ahlaki ilkelere bağlı kalan
bireyin yaşamını sürdürmesi hem psikolojik hem de sosyal açıdan ciddi zorluklar
barındırır. Bu tür dönemlerde birey, yalnızca dış dünyadaki toplumsal
düzensizlikle değil, aynı zamanda bu düzensizliğin kendi iç dünyasında
doğurduğu sorgulamalarla da yüzleşmek zorunda kalır.
Böyle
zamanlarda dürüstlük ve liyakat gibi erdemler marjinalleşirken; fırsatçılık,
çıkarcılık ve kısa vadeli kazanç arayışı, başarıya ulaşmanın meşru yolları
gibi algılanmaya başlanabilir. Sonuç olarak birey, yalnızca kendi vicdanıyla
değil; aynı zamanda yanlışın normalleştiği bir toplumsal çevreyle de mücadele
etmek zorunda kalır.
Çevresinde
giderek yaygınlaşan yozlaşmaya rağmen ilkelerinden vazgeçmemeyi tercih eden
birey, zamanla kendisini yalnız, anlaşılmamış ve ait olmadığı bir dünyanın
içinde hissedebilir. Bu yalnızlık hâli, çoğu zaman bir dışlanmışlık
duygusuna dönüşürken; bireyde bıkkınlık ve aidiyet kaybı gibi psikolojik
sonuçlar da doğurabilir. Buna rağmen ahlaki duruşunu korumak, insanın
kendisiyle kurduğu ilişkinin ve anlam arayışının en temel unsurlarından
biri olarak varlığını sürdürür
Tarih
boyunca pek çok yanlış uygulama, geniş kitleler tarafından benimsenmiş, hatta
dönemin "normali" sayılmıştır. Oysa bir davranışın yaygın
olması, onun doğru veya ahlaki olduğu anlamına gelmez. İslam, "çoğunluğun pratiğini"
ahlakın ölçüsü olarak görmeyi açıkça reddeder. Kur'an-ı Kerim de çoğunluğun
peşinden gitmenin tek başına bir doğruluk ölçütü olmadığını vurgulayarak,
insanı kendi vicdanı ve aklıyla muhasebe yapmaya çağırır: "Eğer
yeryüzündekilerin çoğuna uyacak olursan, seni Allah'ın yolundan saptırırlar..."
(En'âm, 6/116).
Bu
nedenle İslam düşüncesinde ahlakın ölçüsü, insanların ne yaptığı değil;
neyin doğru ve adil olduğudur. Bir yanlışın çok kişi tarafından yapılması
onu doğruya dönüştürmez; aynı şekilde haksızlığın yaygınlaşması da onun ahlaki
niteliğini değiştirmez. Kötülük, toplum tarafından kanıksansa ve sıradan bir
davranış gibi görülse de, kötülük olmaktan çıkmaz. Kur'an-ı Kerim, bu durumu
kötülüğün insana "güzel ve çekici" gösterilmesi üzerinden
tasvir eder: "Kötü işi kendisine süslü gösterilip de onu güzel gören
kimse (ile doğru yolda olan) bir olur mu?…" (Fâtır, 8) Bu ifade,
insanın algısının zamanla nasıl değişebileceğini ve yanlışın, sürekli tekrar ve
gerekçelendirme yoluyla nasıl normalleştirilebileceğini çarpıcı biçimde gözler
önüne serer.
Kur'an,
toplumların çöküş sebeplerinden birinin de kötülüğe sessiz kalmak olduğunu
açıkça belirtir: "Onlar işledikleri kötülüklerden birbirlerini
vazgeçirmeye çalışmazlardı. Yaptıkları ne kötüydü." (Mâide, 79) Bu
ayet bize, sıradanlaşmanın aslında üç aşamalı, sinsi bir süreç olduğunu
gösterir: insanlar önce kötülüğe tepki göstermeyi bırakır, sonra ona alışır, en
sonunda da onu içselleştirip benimser. Belki de bugün asıl sormamız gereken
soru şudur: Biz bu üç aşamanın hangisindeyiz -ve hâlâ geri dönüş yolunu
görebiliyor muyuz?
Sonuç
İnsanlık
tarihi boyunca kötülüğün sıradanlaşmasının bir sonraki ve en tehlikeli aşaması,
kötülüğün bizzat toplum tarafından rıza gösterilerek "tercih edilmesi",
yani kolektif olarak Barabbaslaşmasıdır. Barabbas Sendromu’nu asıl tehlikeli
kılan unsur, bu seçimin baskıyla değil, kitlelerin "ortak rızasıyla"
yapılmasıdır. Kötülük artık sadece sıradanlaşmakla kalmaz; alkışlanarak bir
meşruiyet kazanır. Toplum, haksızlığı ve kuralsızlığı dışlamak yerine, onu rasyonalize
ederek kolektif bir tercih haline getirir. Sonuç olarak; toplum, kendi
ahlaki çöküşünü meşrulaştıran kolektif bir mekanizma kurmuş demektir. Bu durum,
toplumsal çürümenin artık kronik bir yapısal gerçekliğe dönüştüğünün en açık
kanıtıdır.
Ahlaki değerleri aşınmış bir toplumda ahlaklı yaşamak, akvaryumdaki kirli suya rağmen solungaçlarını temiz tutmaya çalışmaya benzer. Bu, son derece yorucu zihinsel bir mesaidir. Ancak unutulmamalıdır ki, toplumsal çürümeler sonsuza kadar sürmez; anomi evreleri en nihayetinde yeni bir düzen arayışıyla sonlanır. Ahlaklı bireyin asli görevi, dünyayı tek başına kurtarmak değil, dünya delirse bile kendi "insan kalma" kalesini teslim etmemektir. Bireyin kendi vicdanına karşı vereceği hesap, yozlaşmış bir kitleye vereceği hesaptan çok daha hayati ve ebedidir. Kötülük sıradanlaştıkça, ona karşı gösterilecek erdemli direniş ve entelektüel uyanış da o denli radikal olmak zorundadır.
Bu Yazıyı Puanla
Yorumlar (0)
Yorum Yaz
Yorumunuz moderatör onayından sonra yayınlanacaktır.
Cemal Kazak
<p class="MsoNormal">Ortadoğu çalışmaları alanında yüksek lisans ve doktora derecesine sahip olan Kazak, Ortadoğu ve Türk Dış Politikası, Türkiye-Mısır ve Suriye İlişkileri,...
Tüm Yazılarını Gör
