BORSA
BIST 100 13.909,58 %0,25
Altın 6.234,94 ₺/gr %1,08
Bitcoin $65.072 %0,94
Dolar 47,36 ₺ %0,05
Euro 53,97 ₺ %0,20
Sterlin 63,11 ₺ %0,18
Gümüş 90,01 ₺/gr %1,60
Ethereum $1.958,38 %3,93
İsviçre Frangı 58,11 ₺ %0,40
Kanada Doları 33,58 ₺ %0,03
Avustralya Doları 33,15 ₺ %0,30
Japon Yeni 0,00 ₺ %0,00
Suudi Riyali 12,61 ₺ %0,03
BAE Dirhemi 12,90 ₺ %0,07
Rus Rublesi 0,61 ₺ %0,94
Çin Yuanı 7,00 ₺ %0,12
DÜZCE 30°C 6.234,94 ₺/gr 47,36 ₺ 53,97 ₺
SON DAKİKA
Anasayfa Makaledetay
Cemal Cemal Kazak
27.07.2026 14:21 · 100

Modern Toplumların Ahlâk Krizi; Barabbas Sendromu

Yorumlar
Modern Toplumların Ahlâk Krizi; Barabbas Sendromu

Toplumların zaman içinde ahlaki bir çöküş ve yozlaşma yaşaması, aslında insanlık tarihi kadar eski bir olgudur. Toplumsal yapıyı bir arada tutan en temel unsurun ahlaki normlar ve değerler bütünü olduğu düşünüldüğünde, bu normlardaki aşınma yalnızca bireysel değil, aynı zamanda yapısal bir soruna işaret eder. Son yıllarda gerek küresel ölçekte gerekse yerel düzeyde bu değerlerin hızla aşındığına şahit oluyoruz. Ancak bu süreci yalnızca basit bir nesil çatışması ya da geleneksel değerlerin modernleşme karşısındaki çözülmesi olarak değerlendirmek, meseleyi yüzeysel bir çerçeveye indirgemek olur.

Karşı karşıya olduğumuz kriz; bireyin eylemlerindeki ahlaki sorumluluğu yitirerek, kötülüğün kitlesel bir uyum mekanizmasına dönüşmesi ve nihayetinde toplumların kolektif karar mekanizmalarında erdemli olanı değil, gücü ve pragmatizmi seçmesiyle karakterize olan yapısal bir krizdir.

Peki, kötülük, sistemsel bir uyuşma ile nasıl sıradanlaşmaktadır? Bu tabloyu yalnızca “insanlar kötüleşti” şeklinde mi okumalıyız, yoksa daha derin bir biçimde “toplumsal yapının ve yaşam biçiminin kökten değişmesi” olarak mı değerlendirmeliyiz?

Mahalle Baskısından Algoritma Baskısına

Geleneksel toplumlarda, kolektif ahlakın dışına çıkan marjinal davranışlar çoğu zaman belirli çevrelerin sınırları içinde kalırdı. "Mahalle baskısı" diye andığımız o ayıplanma korkusu; aile, komşuluk ilişkileri ve yerel toplulukların sessiz denetimi altında, görünürlüğü kendiliğinden frenlenirdi. Dijital çağla birlikte bu denge kökten değişti. Bir zamanlar dar çevrelerde kalan sıra dışı, davranışlar, artık saniyeler içinde milyonlarca kişinin ekranına ulaşabiliyor. Üstelik bu yeni dijital ekosistem, çoğu zaman neyin doğru ya da yanlış olduğuna değil, neyin daha fazla dikkat çektiğine odaklanmaktadır.

Ancak madalyonun bir de öteki yüzü var. Bu süreçte toplumun çimentosu sayılan erdem ahlakının gereği olan yardımlaşma, fedakârlık, güven ve dürüstlük gibi geleneksel normlar da ciddi bir sınavdan geçiyor. Ağırlaşan ekonomik koşullar, bireyleri önceliklerini yeniden belirlemeye zorlamakta; insanlar, hayatta kalma kaygısının şekillendirdiği yeni davranış biçimleri sergilemektedir. Bu yeni sürecin doğal sonucu olarak karşılıklı güven duygusu aşınırken toplumsal ilişkilerde dayanışmanın yerini bireysel hesaplar, güvenin yerini kuşku ve ortak faydanın yerini kişisel çıkar arayışı almaya başladı. Bu durum, Émile Durkheim’ın kavramsallaştırmasıyla ifade edildiğinde bir “anomi” haline işaret etmektedir. Toplumsal düzenin bağlayıcı normları zayıfladıkça, dürüstlük ve fedakârlık gibi kolektif değerler yerini giderek “gemisini kurtaran kaptan” anlayışına dayalı bir oportünizme bırakmaktadır. Oysa toplumları ayakta tutan şey yalnızca ekonomik düzen değildir. Güven, dürüstlük, adalet ve fedakârlık gibi ahlaki erdemler de toplumsal hayatın vazgeçilmez sütunlarıdır.

Aşamalı Toplumsal Çürüme: Kötülüğün Sıradanlaşması

Toplumsal normların erimesiyle birlikte ortaya çıkan en dikkat çekici ve tehlikeli olgulardan biri, Hannah Arendt’in siyaset felsefesi literatürüne kazandırdığı “kötülüğün sıradanlaşması” (banality of evil) kavramıdır. Arendt, özellikle Nazi bürokratı Adolf Eichmann’ın Kudüs’teki yargılanma sürecinden hareketle, tarihin en büyük yıkımlarının çoğu zaman olağanüstü derecede kötü niyetli bireyler tarafından değil; düşünmeyen, sorgulamayan, empati yeteneğini zayıflatmış ve yalnızca sistemin kendisine verdiği görevleri mekanik biçimde yerine getiren “sıradan” insanlar tarafından mümkün kılındığını ortaya koyar.

Bugün kötülük açık bir kötücüllük şeklinde değil, normalleşmiş davranış kalıpları içinde karşımıza çıkıyor. Kişi, kötülüğü "herkes yapıyor", "bu zamanda başka türlü ayakta kalınamaz" gibi gerekçelerle "sisteme entegre olmanın" doğal bir parçası olarak gördüğü anda, ahlaki muhakeme tamamen devre dışı kalmaktadır. Modern dünyada kötülük, çoğu zaman gündelik hayatın içine sinmiş küçük ve sıradan davranışlar olarak karşımıza çıkıyor. İnsanlar kimi zaman çıkarlarını korumak ya da sisteme uyum sağlamak adına başkalarına verdikleri zararı görmezden gelebiliyor.

 

Kitlelerin İrrasyonel Refleksi; Barabbas Toplumları

Hannah Arendt’in çerçevesini çizdiği “kötülüğün sıradanlaşması”, bireysel ve bürokratik düzeyde ortaya çıkan ahlaki körlüğü ve düşünsel mekanikleşmeyi ifade eder. Ancak bu ahlaki körlük, bireysel bir zaaf olmaktan çıkıp kitlesel ve kolektif bir refleks hâline geldiğinde, sosyolojinin ve siyaset felsefesinin en sarsıcı olgularından biri ortaya çıkar: “Barabbas toplumu”.

“Barabbas Sendromu” kökenini teolojik bir anlatıdan alsa da günümüzde toplumsal psikoloji, siyaset felsefesi ve ahlak sosyolojisinde kitlelerin rasyonalitesini sorgulamak için kullanılan güçlü bir metafordur. Bu metafor, toplumların kriz anlarında, tarihsel yol ayrımlarında veya kritik karar süreçlerinde; erdemli, yapıcı ve ahlaki olanı tasfiye ederek, gücü, popülizmi ve kısa vadeli çıkarları temsil eden seçenekleri tercih etme eğilimini ifade eder.

Bu anlatının kökeni, İncil’de yer alan ve yüzyıllar boyunca farklı düşünürlerce çeşitli biçimlerde yorumlanan çarpıcı bir yargılama sahnesine dayanır. Rivayete göre Roma’nın Yahudiye Valisi Pontius Pilatus, Fısıh Bayramı vesilesiyle bir mahkûmu serbest bırakma geleneğini uygulamak üzere halkın karşısına çıkar. Kalabalığın önünde iki isim vardır ve seçim tamamen halka bırakılmıştır.

Bir tarafta Hz. İsa (a.s), sevgiyi, barışı ve ahlaki arınmayı temsil eden; ancak kurulu düzeni ve statükoyu derinden sarsan bir figür bulunmaktadır. Diğer tarafta ise Barabbas, Roma işgaline karşı silahlı isyana karışmış, cinayet işlemiş ve gücü ile şiddeti temsil eden bir suçlu olarak kalabalığın önüne çıkarılmıştır. Bu tarihsel anlatı, yalnızca bir tercih hikâyesi değil; aynı zamanda kitle psikolojisinin kriz anlarında nasıl yön değiştirebildiğini gösteren güçlü bir metafor olarak okunmaktadır.

Vali Pontius Pilatus, kalabalığa “Hangisini serbest bırakmamı istersiniz?” diye sorduğunda, kitlelerin hep bir ağızdan “Barabbas’ı!” diye bağırdığı rivayet edilir. Bu tarihsel anlatı, yalnızca bir anlık tercih değil; aynı zamanda toplumların kriz anlarında verdikleri kolektif kararların derin bir metaforu olarak okunmaktadır. Bu sahnede toplum, kendi vicdanını zorlayan, uzun vadeli ahlaki sorumluluk yükleyen ve bireyi kendisiyle yüzleştiren “hakikati” temsil eden figürü (İsa’yı) değil; statüko içinde gücü, pragmatizmi ve kısa vadeli rahatlığı temsil eden Barabbas’ı tercih etmektedir. Böylece yalnızca bir kişiyi değil, aynı zamanda bir ahlaki yönelimi de çarmıha germektedir.

İsa’yı seçmek; adaleti, uzun vadeli ahlaki sorumluluğu, dürüstlüğü ve vicdani bir arınmayı kabul etmek anlamına gelir. Bu ise kitleler açısından çoğu zaman maliyetli, zahmetli ve konforsuz bir tercihtir.

İşte bu zeminde Barabbas metaforuyla açıklanan toplumsal yapılarda en dikkat çekici dönüşümlerden biri, güç algısının köklü biçimde yer değiştirmesidir. Bu tür toplumlarda entelektüel birikim, bilgelik, ahlaki tutarlılık ve adalet duygusu gibi özellikler eskisi kadar değer görmez; toplumu bir arada tutan ortak doğru - yanlış algısı kökten biçimde başkalaşır. Bu ahlaki altüst oluşun gündelik hayattaki en acı karşılığı, erdemin değersizleşmesidir: dürüst kalan, işini hakkıyla yapan, liyakat sahibi insanlar takdir edilmek yerine, sistem tarafından "enayi" diye kodlanıp oyunun dışına itilir. Ahlaki duruş, artık bir meziyet değil, hayatı zorlaştıran bir yük gibi algılanmaya başlar. Bugün "Barabbas Toplumu" kavramı, artık tozlu sayfalar arasında kalmış teolojik bir anlatı olmaktan çıkmış; küresel ölçekte tekrar tekrar nükseden, modern zamanların yapısal bir hastalığına dönüşmüştür.

Toplum, haksızlığı ve kuralsızlığı dışlamak yerine, onu rasyonalize ederek kolektif bir tercih hâline getirir. Sonuç olarak toplum, kendi ahlaki çöküşünü meşrulaştıran bir mekanizma kurmuş demektir -ve bu, toplumsal çürümenin artık kronik bir yapısal gerçekliğe dönüştüğünün en açık kanıtıdır.

Duyarsızlaşma ve Vicdani Körlük: "Kalplerin Paslanması"

Kötülüğün sıradanlaşması, bir toplumun ya da bireyin bir anda uçuruma sürüklenmesiyle açıklanabilecek bir çöküş değildir. Aksine bu süreç, çoğu zaman fark edilmeyecek kadar küçük, gündelik ve “önemsiz” görünen adımlarla ilerler. İslami düşünce bu sinsi dönüşümü çarpıcı bir şekilde “şeytanın adımları” (Hutuvâtü’ş-Şeytân) kavramıyla açıklar. Nûr Suresi 21. ayette müminlere yapılan uyarı, tam da bu aşamalı yozlaşma mantığına işaret eder: kötülük, bir anda değil, adım adım hayatın içine sızar.

Şöyle ki insanın ahlaki duyarlılığı bir anda kaybolmaz; aksine bu süreç çoğu zaman küçük tavizlerle ve tekrarlanan yanlışlarla, sessizce ve yavaş yavaş ilerler. Sistem -ya da nefis- bireyi bir anda büyük bir canavara dönüştürmez; kötülüğü küçük dozlarla, sindirilebilir parçalar hâlinde normalleştirir. "Ey iman edenler! Şeytanın adımlarına uymayın. Kim şeytanın adımlarına uyarsa, bilsin ki o, edepsizliği ve kötülüğü emreder..." (Nûr, 21) Bu ayet, tam da ahlaki aşınmanın metodolojisini gözler önüne serer: kötülüğün, hayatın doğal akışına sızan küçük "adımlarla" sıradanlaştığını gösterir. Yani insan, yaptığı yanlışları sadece işlemeye değil, aynı zamanda onları gerekçelendirmeye de başlar. Bir süre sonra mesele artık günahın kendisi değil, onun nasıl “haklı gösterileceği” haline gelir. Böylece vicdan, yargılayan bir iç ses olmaktan çıkar; sessiz, etkisiz bir seyirciye dönüşür.

Kur'an, kötülüğü sıradan bir iş gibi yapanların iç dünyasındaki bu mekanikleşmeyi tam da "paslanma" kelimesiyle nitelendirir: "Hayır! Aksine onların kazanmakta oldukları kötülükler, kalplerini paslandırmıştır." (Mutaffifîn, 14) Ayette geçen bu metafor, insanın manevi dünyasında meydana gelen aşınmayı çarpıcı bir imgeyle anlatır. Nasıl ki demir zamanla paslanarak işlevini kaybederse, sürekli işlenen ve önemsenmeyen günahlar da insanın vicdanını ve ahlaki muhakeme gücünü tıpkı pas gibi yavaş yavaş yer bitirir.

Hakikatin Gölgede Kaldığı Toplumda; Birey Olabilmek

Hiç şüphesiz toplumsal ahlakın zayıfladığı, ortak değerlerin aşındığı ve kuralsızlığın giderek yaygınlaştığı dönemlerde, ahlaki ilkelere bağlı kalan bireyin yaşamını sürdürmesi hem psikolojik hem de sosyal açıdan ciddi zorluklar barındırır. Bu tür dönemlerde birey, yalnızca dış dünyadaki toplumsal düzensizlikle değil, aynı zamanda bu düzensizliğin kendi iç dünyasında doğurduğu sorgulamalarla da yüzleşmek zorunda kalır.

Böyle zamanlarda dürüstlük ve liyakat gibi erdemler marjinalleşirken; fırsatçılık, çıkarcılık ve kısa vadeli kazanç arayışı, başarıya ulaşmanın meşru yolları gibi algılanmaya başlanabilir. Sonuç olarak birey, yalnızca kendi vicdanıyla değil; aynı zamanda yanlışın normalleştiği bir toplumsal çevreyle de mücadele etmek zorunda kalır.

Çevresinde giderek yaygınlaşan yozlaşmaya rağmen ilkelerinden vazgeçmemeyi tercih eden birey, zamanla kendisini yalnız, anlaşılmamış ve ait olmadığı bir dünyanın içinde hissedebilir. Bu yalnızlık hâli, çoğu zaman bir dışlanmışlık duygusuna dönüşürken; bireyde bıkkınlık ve aidiyet kaybı gibi psikolojik sonuçlar da doğurabilir. Buna rağmen ahlaki duruşunu korumak, insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin ve anlam arayışının en temel unsurlarından biri olarak varlığını sürdürür

Tarih boyunca pek çok yanlış uygulama, geniş kitleler tarafından benimsenmiş, hatta dönemin "normali" sayılmıştır. Oysa bir davranışın yaygın olması, onun doğru veya ahlaki olduğu anlamına gelmez.  İslam, "çoğunluğun pratiğini" ahlakın ölçüsü olarak görmeyi açıkça reddeder. Kur'an-ı Kerim de çoğunluğun peşinden gitmenin tek başına bir doğruluk ölçütü olmadığını vurgulayarak, insanı kendi vicdanı ve aklıyla muhasebe yapmaya çağırır: "Eğer yeryüzündekilerin çoğuna uyacak olursan, seni Allah'ın yolundan saptırırlar..." (En'âm, 6/116).

Bu nedenle İslam düşüncesinde ahlakın ölçüsü, insanların ne yaptığı değil; neyin doğru ve adil olduğudur. Bir yanlışın çok kişi tarafından yapılması onu doğruya dönüştürmez; aynı şekilde haksızlığın yaygınlaşması da onun ahlaki niteliğini değiştirmez. Kötülük, toplum tarafından kanıksansa ve sıradan bir davranış gibi görülse de, kötülük olmaktan çıkmaz. Kur'an-ı Kerim, bu durumu kötülüğün insana "güzel ve çekici" gösterilmesi üzerinden tasvir eder: "Kötü işi kendisine süslü gösterilip de onu güzel gören kimse (ile doğru yolda olan) bir olur mu?…" (Fâtır, 8) Bu ifade, insanın algısının zamanla nasıl değişebileceğini ve yanlışın, sürekli tekrar ve gerekçelendirme yoluyla nasıl normalleştirilebileceğini çarpıcı biçimde gözler önüne serer.

Kur'an, toplumların çöküş sebeplerinden birinin de kötülüğe sessiz kalmak olduğunu açıkça belirtir: "Onlar işledikleri kötülüklerden birbirlerini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Yaptıkları ne kötüydü." (Mâide, 79) Bu ayet bize, sıradanlaşmanın aslında üç aşamalı, sinsi bir süreç olduğunu gösterir: insanlar önce kötülüğe tepki göstermeyi bırakır, sonra ona alışır, en sonunda da onu içselleştirip benimser. Belki de bugün asıl sormamız gereken soru şudur: Biz bu üç aşamanın hangisindeyiz -ve hâlâ geri dönüş yolunu görebiliyor muyuz?

 

Sonuç

İnsanlık tarihi boyunca kötülüğün sıradanlaşmasının bir sonraki ve en tehlikeli aşaması, kötülüğün bizzat toplum tarafından rıza gösterilerek "tercih edilmesi", yani kolektif olarak Barabbaslaşmasıdır. Barabbas Sendromu’nu asıl tehlikeli kılan unsur, bu seçimin baskıyla değil, kitlelerin "ortak rızasıyla" yapılmasıdır. Kötülük artık sadece sıradanlaşmakla kalmaz; alkışlanarak bir meşruiyet kazanır. Toplum, haksızlığı ve kuralsızlığı dışlamak yerine, onu rasyonalize ederek kolektif bir tercih haline getirir. Sonuç olarak; toplum, kendi ahlaki çöküşünü meşrulaştıran kolektif bir mekanizma kurmuş demektir. Bu durum, toplumsal çürümenin artık kronik bir yapısal gerçekliğe dönüştüğünün en açık kanıtıdır.

Ahlaki değerleri aşınmış bir toplumda ahlaklı yaşamak, akvaryumdaki kirli suya rağmen solungaçlarını temiz tutmaya çalışmaya benzer. Bu, son derece yorucu zihinsel bir mesaidir. Ancak unutulmamalıdır ki, toplumsal çürümeler sonsuza kadar sürmez; anomi evreleri en nihayetinde yeni bir düzen arayışıyla sonlanır. Ahlaklı bireyin asli görevi, dünyayı tek başına kurtarmak değil, dünya delirse bile kendi "insan kalma" kalesini teslim etmemektir. Bireyin kendi vicdanına karşı vereceği hesap, yozlaşmış bir kitleye vereceği hesaptan çok daha hayati ve ebedidir. Kötülük sıradanlaştıkça, ona karşı gösterilecek erdemli direniş ve entelektüel uyanış da o denli radikal olmak zorundadır.



Bu Yazıyı Puanla

5/5 (1 oy)

Yorumlar (0)

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!

Yorum Yaz

Yorumunuz moderatör onayından sonra yayınlanacaktır.

0/1000
Güvenlik Kodu
Cemal

Cemal Kazak

<p class="MsoNormal">Ortadoğu çalışmaları alanında yüksek lisans ve doktora derecesine sahip olan Kazak, Ortadoğu ve Türk Dış Politikası, Türkiye-Mısır ve Suriye İlişkileri,...

Tüm Yazılarını Gör